24 Kasım 2016

20.10.2013

sıklıkla yazmaya ara verdiğim doğrudur. beni unutmuş da olabilirsiniz ama ben arada blogunu hatırlamayı sevenlerdenim. o yüzden güncel bir yazı kaleme almak vacip oldu.

hala çalışıyorum. ekmeğimi taştan çıkarmadığım literatürde plaza insanı olarak geçen bir işim var. memnun muyum, hiç düşünmedim. işinden memnun olan kaç insan varsa toplansın, parti kursun, seçimlere gitsin, oyum onlarındır. 

akademik hayatıma devam etme kararı aldım hatta karar almaktan fazlasını yapıp öğrenciliğe başladım bile. avrupa ve uluslararası ilişkiler master'ı yapıyorum. ab üzerine yapılan esprilerin modası geçmiş olabilir, ama ben bu furyayı canlandırabileceğime inanıyorum. okulum yeni kurulmuş türk-alman üniversitesi. nerden duydun, neden burası diye merak edebilirsiniz. ama inanın okul binasının yerini bulmak tüm bu soruların içinde cevaplanması en zor olanı. ben bu okulda bir gelecek gördüğümü söyleyebilirdim ama okul öğrencilerinin beykoz ormanlarının arasında kurda kuşa gerçek anlamda yem olması ihtimali beni düşündürüyor okulun istikbali açısından. master programı pek bir renkli. bol gezmeli tozmalı cinsten. tabiki gezilerin hepsi akademik bir amaca hizmet ediyor. hocalarımın ne kadar donanımlı insanlar olduklarından söz etmek böbürlenmeye kaçacağından burada susuyorum.

11.10.2016

yeni hayatın tadı.

son iki ay içerisinde verdiğim ani kararlar sayesinde birtakım değişiklikler oldu. zaman inanılmaz değerli hale geldi, gidilecek yerler belli oldu, hedefler belirlendi ve onlara doğru küçük adımlar atılmaya başlandı. 

ani kararlar vermek ve uygulamak benim işim. sabırsız olduğum, karamsarlığa sıkça düştüğüm doğrudur. hangi noktada aydınlanma yaşıyorum bilmiyorum. bildiğim iyi dileklere ve bol şanslara inandığım. 

Kasım 2013

şu an saat 16:40 ve İstanbul'da güneş batıyor. güneşin kızıllığı çarprazımdaki birim müdürünün odasının duvarını boyuyor. gökyüzü gri. ama ben florasan ışığı altındayım. şu an dışarda olmayı çok isterdim. pekçok kitap sayfasının satırlarında betimlenen yalnız ve düşünen insan yürüyüşünü gerçekleştirmek isterdim. ama masam ve tekerlekli sandalye arasında, günü bitirmeyi bekliyorum.

yarın okula gideceğim okumam gerekenler ve yazmam gereken makalelerin sorumluluklarını bir kupa kahve ya da çay ile üstlenmeye çalışıyorum. ama gözüm nedense hep dışarda oluyor. yapacak hiçbir işi yokken yorgan altında film izlemek ya da kitap okumak dışında (yemek, uyumak gibi hayati ihtiyaçlarım hariç) bir şeyi yapmayı reddeden bünyem,  ne zaman işim gücüm olsa gidilecek film, gezilecek mekan arıyor. ama ilkokuldan kalma ödevini yapmayan çocuğun oyun oynarken/çizgi film izlerken taşıdığı suçluluk duygusu hala peşimi bırakmış değil. bazı alışkanlıklar insanı hiç terketmiyor resmen.

ilkokuldayken bulunduğumuz mevsimi anlatan bir resim çizmemiz istenmişti ve ben sonbaharı çizmiştim. bir kadın güzel bir caddede yürüyordu. kadını tam doksanlar modasına uygun olarak uzun desenli etek, tek omuza takılan çanta ve permalı saçlarla çizmiştim. caddenin üzerinde bir sürü dükkan da çizmiştim, manav cafe vs. manavdaki her sebzeyi çok ayrıntılı bir şekilde zamanın fiyat politikasını göz ardı etmeyen etiketler koyarak çizdiğimi hatırlıyorum. çünkü ben 8 yıl boyunca okula gidip gelirken her cuma günü semt pazarından geçmek zorunda kalır ve doksanların acımasız enflasyonunun gülümsemesini sildiği yüzlere şahit olurdum :PPP ta bi bir de inceden çiselen yağmuru ve kaldırımlar üzerindeki yaprakları ihmal etmemiştim. sonbahar deyince aklıma hep bu resim gelir ve neden bu kadar uğraşmak yerine koca bir lahana çizmediğime hayıflanırım.

10 Haziran 2016

günaydın

kadıköy'de arşınladığım her sokakta bir anı

yudumladığım her kahvede ayrı bir aroma

her gülümsemenin yanında bir tane daha var

uykudan önceki hayaller uzun

şimdi'ler çok kısa artık

3 Mayıs 2014

zeytinyağlı domates hafifliği

sabah gözümü ilk açtığımda, perde aralığından karşıdaki apartmanın çatısı üzerinden gökyüzünü görürüm ilk olarak. ve bu gün berrak mavi bir gökyüzü var, şiirlerdeki gibi, mutlu fotoğraflardaki gibi ya da uçurtmaların uçtuğu filmlerdeki gibi. 

hayat var evet. sokakta, perdesi hiç açılmayan komşu pencerenin gerisinde, otobüste, boğazda seyreden gemilerde her yerde. hayatın kokusu var havada. her gün önünden geçtiğim bir evde babaannemin evinin kokusu var, yaşlılığın kokusu, balkondaki bakımlı çiçeklerin, yoğurt kapları içerisinde yetiştirilen fidelerin, plastik leğenlerin kokusu, eskiliğin çökmüş sandalyelerin, sırta destek yapılan kırlentlerin kokusu, arap sabunuyla silinen merdivenlerin kokusu.  babaannem terk-i diyar eyleyeli yıllar oldu ama onun evinin kokusu hep var. 

bu sabah berrak mavi gökyüzünün altında kendi hayatımın kokusunu duymak istedim. yorganı tepeme kadar çektim, kalktım bir kahve içtim, evdekilere günaydın dedim. camı açtım, havanın ahengine uygun bir kuş cıvıltısı duymayı bekledim. bir kedinin aheste aheste geçişini izledim. içeri çekildim.