30 Aralık 2008

dürtü

aslında sittin sene düşünsem ve sittin sene boyunca bloga yazacağım konuları sıralasam şimdi yazacağım aklıma gelmezdi, yalanım varsa iki gözüm önüme aksın. kore korku sineması tandanslı yeminimden sonra şok açıklamalarıma geçiyorum. evet, ıssız adam adlı filmi sittin sene boyunca düşünmeyebilirdim ta ki bu güne kadar. bu günü özel kılansa kuzenimin kız arkadaşının bu filmi izledikten sonra hapla intihar etmesi ve hakkı rahmetine kavuşması.

düşünüyorum, a- ya ben insanları anlayamıyorum, b-ya insanlar cidden salak, c- ya bunlar hayatlarında hiç film görmemişler. daha ne diyeyim.

şimdi sittin senede sittin kere aklıma gelecek bu olay. lanet olsun ıssız heriflere.

bi de bu filme giden yeni bir evli bir çiftimizin bayan kolunun filmden pek bedbaht çıktığını, kocasının da bu duruma pek tabi, karısının kimi düşündüğünü anlayarak, bozulduğunu okudum bir blogta. gerçekten bloggerımızın dediği gibi rezalet. kepazelik.

ben mi ne düşünüyorum film hakkında, cımbızla seçilmiş replikler ve sahnelerden oluşan ağlama silsilesi ama yemezler cicim yemezler.

26 Aralık 2008

maruzat

bir teorim var blog -nasılsa artık başbaşayız okurlarımda yaprak dökümü var- eğer msn kişisel iletimi her akşam değişik bir cümle, tamlama, yabancı dilde sözcükler topluluğu ile doldurursam kendimi mühim hissedebilirim.

yeni avm keşfimin shuttleda uyuyakalmam ile hüsranla bitmesinden başlayabilirim. cheers.

21 Aralık 2008

canımı sıkmayan bir yer var mı bildiğin?

galatasaraya gitmek her hafta sonu beni üşendirmeye başladı blog. üstelik konuşmacıların, dünyanın en ilginç olayını anlatırmış ifadesini takınmamalarını kendileri adına büyük bir kayıp olarak görüyorum. dış politika sahnesinde ultra heyecan beklemiyoruz ya da anlatırken gaza gelinmesini ama konuşmanın ortasında şöyle dese bile kafi, insanın saygı duyup dinleme isteğinin körelmesine engel olabilir: arkadaşlar biliyorum daha ilginç şeyler duymak istiyorsunuz, bilgiye ilgiye muhtaç insanlarsınız ben de sizin gibiydim ama bakın nelerle uğraşıp bu güne geldim, hadi çok ilginçmiş gibi dinleyin beni :)

sondaki smayli bu cümlelerin ardından beliren umutsuz ama niyeti iyi bir sırıtış idi. bu gün 4 koltuk ötemdeki kızın iki saat aralıksız uyumasını esefle kınamaya davet edebilirdim insanları, insan arada uyanır kahve falan alabilir diye de tartışma başlatırdım.

evde kendime beş vakiti izlemeden önce dünyanın en sağlıklı sandviçlerinden birini hazırladım. buzdolabında bulduğum adını bilmediğim fekat kokusunu tanıdığım otu da koydum. nar ekşisi, sirke ve kekikten sos bile yaptım. yanına portakal suyu sıktım.

hafta sonumu reha erdemle geçirmiş oldum. korkuyorum anneyi daha çok beğendim elbette. 5 vakiti biraz fazla sofistike buldum ama beğendim yine de. ama yatsı ve ikindi kelimelerini türkçeleştirmeleri gözümden kaçmadı değil bırakalım bu ayakları artık. kimseye yakışmıyor zira!

haftanın gereksiz insanını da canan arıtman olarak tayin ediyor, sarı röflelerinin tez zamanda akmasını ve kuaför ellerinde mahvolmasını temenni ediyorum.

iyi pazarlar efendim.

14 Aralık 2008

nostalji 1-2-3

sevgili blog,

dün gece ilk kez disko kralı adlı- kral tv vj bülentli yanar-döner saatleri oldukça hatırlatan ismiyle-
90lar temalı programı izledim ve sonunda burak kutun posterini dolabımın iç kapağına yapıştırıp herkesten gizli aşk yaşamaya karar verdim.

80ler temalı partiler gece hayatı müdavimi gençlerimizi nasıl bezdirdiyse ben youtubeda dönen akıllara zarar ziyan 90lar videolarının da aynı etkiyi yaptığı kanısındayım ki bendeniz sapına kadar 90lar çocuğu olmakla övünen bir isim idim.

ancak dün gece 2 buçuklara kadar beni uyutmayan -ki bu saatlerde harıl harıl ders çalışıyor olmam gerekirdi- hastası olamadığım okan bayülgen ve isim metamorfozu geçiren programı dün gece gönül telimi titretti desem yeridir. neden mi, ekşisözlük ağzından bilhassa kaçınmak isteyeceğim şu noktada, ailevi bir sırrı şu hususta seninle paylaşmak isterim blog, aile arşivimizde sene 92yi gösterdiği vakit, sıcak bir yaz günü üzerimde tom ve jerry kırmızı tişörtü ve altında aslında isminden dolayı bacağa yapışık olması gereken ama şort niyetine giydiğim dizüstü taytımla yonca evcimikten aboneyi söylediğim ve breakdansçı kılığındaki kuzenimin de hakan pekerden her corç versene borç, olmaz maykıl bende de yokla eşlik ettiği bir video kayıt bulunmakta. dayımın temcit pilavı gibi iki üç senede bir aile meclisine çıkardığı bu video 90lar ruhunu kesinlikle özetlemekte ve her izleyişimizde mecliste 90lar rüzgarlarının esmesine hatta rüzgara kapılıp -acaba üşümek deyimi daha mı yerinde olurdu- dolaptan vatkalı, battaniye görünümlü kazaklar, topuktan geçmeli taytlar ve göğüs hizamıza yükselen lee kotların çıkarılması ile şenlendirilecek olurdu eğer kendilerinden milenyum vesilesi ile kurtulmamış olsaydık :DD

işte dün geceki program bana bu aile meclisimizi hatırlattı. ezginin küçükken serdar ortaçın komşumuzun oğlu olduğu ve eğer dediğimi yapmazsa onunla evlendireceğimi söylerek korkuttuğumu hatırlatması da -ezgi hala zeytin yemez- ve burak kutun yaşandı bittisiyle koltuklardan atlamamız ne kadar muhteşem çocuklar olduğumuzun göstergesi değil mi blog?

kenan doğulunun saçlarını savurarak bizleri romayı yakmakla tehdit etmesini, müzik tarihinin en muhteşem ikilisi oya-borayı, en gaz grubu aynayı ve en yaratıcı grup grup vitamini ve de harun kolçakın motorcu görünümü altında garip danslarını özlüyorum sanırım. niyetim 90lar romantizmini yükseltmek değil, zira çocukluğu 90larda geçmiş her günümüz genci bunu sana söyleyecektir blog, tıpkı diğer 10 yılları öven insanlar gibi.


ama ben 90lar muhabbetini eşsiz hafızamın sınırlarını zorlayarak sonsuza dek sürdürebilecekken sadece bu yeteneğimin varlığından seni haberdar ediyorum blog, berhudar ol.

sanırım burak kuttan hoşlanıyorum. cips-kola-kilit!

8 Aralık 2008

şöyle böyle

dün gece harry potter and the order of phoenix izlemeye karar vermiştim. okulun paylaşım ağını new order indirmek üzere sömürürken orderla ilgili tek çıkan dosyanın bu olması komik olabilir ama asıl ironik olan; harry potter and the order of the phoenix ismi altında bir 11 eylül belgeseli saklanıyor olması. filmi başlattığımda condolezza rice (ismini doğru yazsam ne çıkar) ın vecizelerini görünce taşak mı geçiyor lan yönetmen, kim çekmiş bu sefer filmi sorularını masumca düşündüğümü de itiraf ediyorum. hem patetik hem de bahtsızım lan. ama moviemax bu akşam veriyormuş harry potterı kaderin cilvesine bakın ki thanx to digiturk.

neyse işte sonra ben de stardustı sonunda izledim. elimde biri türkçe biri ingilizce olmak üzere iki versiyonu olan bu güzel masalı, bana birtakım salak hallerimi ve bir salak kişiyi sürekli hatırlattığı için hep erteliyordum filmi de keza. ama geçmiş geçmiştedir yarınlar benimdir tarzı gerzek bir hissiyat dün gece bendenizin yılgın bünyesinde peydah oluverdi. şebnem ferah gibi benim hala can kırıklarım var diye kulak tırmalamak yerine oturup en mutlu sonlusundan bir masal dinleyip duygusallaşmak lazım velhasıl bu kadar da yavanötesi bir düz cümle şairiyim.

<<i do belive in fairies>>
peter pan

7 Aralık 2008

tepsi pepsi

bu gün saçımı türlü hezeyanlar içerisinde kestirdim aziz blög. ultra çirkin kadınların bilhassa kullanıldıklarına inandığım ve nuh nebiden kalma makyajlarla harmanladığı ne zamandan kaldığı belirsiz kataloglarla boş yere vakit harcadım. çünkü hiçbir şey beğenemeyen burnu büyük gıcık bir tipe dönüşüyorum 6 ayda bir gittiğim kuaförlerde. saçlarım ıslatıldıktan sonra koltuğa alındığımda nasıl bir şey istemiştiniz hanfendi sorusuna gayet samimi bir şekilde bilmiyorum diye cevapladıktan sonra, hayatımı özetlediğim iki cümleyi her sabah taranmayı gerektirmeyecek bir model keserseniz çok mutlu olurum şeklinde tamamlayarak kendimi kuaförün hünerli makas ellerine emanet ettim...

sonuç; ezgi daha genç gösterdiğim (ne mutlu gencim diyebilene) ve eskisine oranla iyi göründüğümde karar kıldı. ayrıca bere takarken kahküllerim saçma bir şekilde pırtlamıyorlar bu açıdan sevindirici bir model ne diyeyim.


annemle çılgınsal bir tatlı yapma olayına giriştik: kıvrım tatlısı. hiçbir bayram misafirimiz olmamasını dert etmeyip, kendi tatlımızı kendimiz yapar kendimiz yeriz motivasyonu ile koyulduk işe. 1. tepsiden sonra bel bölgemde 3 ok hissetmemden gayri ara vermiş bulunmaktayız. ikinci tepsi beni bekliyor azizim blög.
karlı kış geceleri gelsin artık, küresel ısınma yılın en sevdiğim kısmına dokunma :/

6 Aralık 2008

modern times

bu gün çılgıncasına alışveriş yaparak ruhumu huzura kavuşturdum evet. kadın olmamın faziletini, indirimlerden oldukça hesaplı aldığım parka, elbise, badi, çorap ve tayt ve hatta pazardan aldığım çekik gözlü memleket insanlarının icadı olan tüylenmiş kazak ve bilimum yün ihtiva eden nesneyi tıraşlamaya yarayan makine ile tamamladım kadim dostlarım. hayata şu dakikalarda pembe gözlükler ardından bakmıyor olabilirim ama 10 pembe gözlük gücünde bir insan olabilirim her an. çünkü bu çılgın alışverişimin üstüne vişneli çikolatalı pasta aldım da ondan. yeterince film ve müzik yüklemesi yapmış olmam hatta elimin altında californication isminde yeni bir dizi olması da pollyanna yönümü ortaya çıkarıyor, ciddiyim.

her sabah kahvaltılarımı, kulağımda indie kadın şarkıcılar eşliğinde, çay-simit-peynir kombosu ve elimde gazete ya da makalerle yapan metropol kadını olmak istiyorum artık. ama shuttle saatleri uymuyor, kadersiz miyim neyim.

ve artık elinde termos kupası olan, koyu sade kahve içen, dünyanın en ilginç insanıymış gibi davranan üniversite gençlerinden olmalıyım. bayram harçlığı yatırım alanlarımdan biri bu olabilir evet.

rüyamda bir erkek kardeşimin olduğunu ve adını deniz koyduğumu ve aileye katılmasından son derece memnun olduğumu gördüm. bu sebeple , bu gün annem hamile kalsa, bundan utanan 20 yaşındaki sorunlu ergen tribine rahatlıkla girmeyeceğime karar verdim. hatta, çocuk mağazası vitrinlerine bakıp, fiyatını hiç umursamadan denize alacağım kıyafetlere bile bakarken yakaladım kendimi neyseki gerçek hayata dönmem, oldukça kısa bir zaman aldı.

yarıda kalmış yeni hayat kitabımı bitirme kararı aldım.

saçımı kestirme konusunda hala şüpheye düşebiliyorum ama kahkülümü kestireceğim gelen yoğun istek üzerine. keşke neşeli gay bir arkadaşım olsa, en iyi fikri veren o olurdu kesin.

o kadar uykum geldiki bu gün üzerime dökülen kazakları kaldırmaya üşeniyorum. ne yazıkki yatağın üzerindeler ve çaresizim.

sabah erken kalkıp, şahane bir kahvaltı sofrası hazırlayacağım ev halkına. o yüzden burada bırakıyorum.

4 Aralık 2008

hadi canım


nihayet istediğim saatte kalkabileceğim bir hafta sonuna ulaşmanın haklı gururunu yaşıyorum. 10 tane filmim var izleyeceğims. oleys. bir zamanlar jacobs 2 in 1 (türkçeleştirmemişler hayret) almış olmaktan pişmanlık duyuyorum çünkü içine şeker atınca bi halta benzemiyorlar. dün ilk kez ortalamamı hesapladım da 3 ün altındayım. babamın yüksek ortalama ve hocalarla üçün türden yaklaşmalar konulu nutuklarından birinde bunu dile getirmeliyim ki kendimi dünyanın en gerizekalı insanı hissedip lekeli boş kupama ve mandalina kabuğu dolu tabağıma bakıp pearl jam dinleyip hüzünlü depresyonlar geçireyim. tatil yaklaşırken yemekteyiz bayram haftası kadar beni heyecana boğan bir olay yok. naim de var üstelik. ailecek hastasıyız.

26 Kasım 2008

one active download

iki saat boşluğumun arasında kütüphanede bir türlü inemeyen dizi sorunsalından usanmış halde yazıyorum blog. house md dizisine bu kadar körü körüne bağlı olmam hakkımda hangi ipuçlarını veriyor size? keşke izleseniz de cevaplarınızı alabilsem. 40 dakika içersinde house un inmesi kadar beni memnun edecek bir şey yok. yabancı kelimelerin sonuna ek getirmek kadar bayağı bir iş yok azizim. dersin başlamasına 38 dakika kalmışken 1 hour 1 minute gösteriyor üzüntüden bileklerimi kesebilirim. sevil isimli bir arkadaşım çılgınsal bir teklifte bulunup beni gay bara davet etti. (kendisi gay may değil, amaç merak-eğlence bi de ufukları geniş tutmak derrmişşimm :P) tabiki gitmeliyims.

23 Kasım 2008

şahane pazar


ödevimin gelecek çarşambaya olması beni rahatlattı canlarım. ama hala koskoca history of artı hatim etmeliyim. gerizekalı hissetmenin sonu yokmuş tecrübe ettim. hayatımın en hızlı pantolon alışverişini gerçekleştirdim hem de istediğim renklerde bordo-lacivert. trabzonsporun yandan yemişi gibiyim a.k. lodos çıkıp karaköy iskelesini batırdığı için üzülemiyorum galiba. bence eğlenceli olabilir (mona lisa smiley) ne var hiç mi doğal afet filmi adrenalini tatmak istemediniz şu köhne hayatlarınızda? lodos deyince aklıma, lise2 zamanı, dershanedeki poyraz kuzey deniz adlı şahıs ve en yakın arkadaşı rüzgar geliyor (bi gün kendini google a yazdığında buraya çıkarsa selam edelim, şirin gözükelim hemen) bir de atkı sefaletim beni hüzünlendiriyor bu melonkolik ortamda. bu sebepten bana atkı alırsanız, o gün kendinizi dünyanın en mükemmel insanı gibi hissetttirim size azizim, inanın. kara çarşafa 6 ok takan deniz baykal kadar hoşgörülü bir hocam var, yarınki görüşmenin gerginliği şimdiden bindi üstüme azizim blog. yemekteyiz ilk bbgden sonra takip ettiğim yegane reality show itiraf ediyorum. 12 yaşın heyacanı var üstümde izlerken. bu günkü gsüdeki türk-yunan ilişkilerini anlatan adamın kelimeler arasına 5, cümleler arasına 10 saniye hatta paragraf geçişi yapacak kadar 15 saniye beklemesi, sıkıntıdan sandalyeden kaykılma icraatlarında bulunmam neticesinde aklıma bu adamın, son yemekteyiz haftasındaki Nesrin hanımın oğlu falan olduğu fikrini getirdi ve bu fikir konferans boyunca göz kapaklarımı açıkta tutmamı sağladı. o yüzden kendisine 10 puan verip akşamı burda noktalıyorum. love on the run izleyesim var. çav amigos.

22 Kasım 2008

please shoot me

naim beyin dekoltesini göremedim ama yine de karşınızdayım aziz dostlarım.

kötü bir siyaset bilimcisi olma yolunda büyük adımlarım var, sürekli aşağıya giden bir not serisini kendime huy edindim ve gerçekten artık gerizekalı olduğuma buddha ya inandığım kadar inanıyorum. ah şimdi julia olmak vardı diyorum ve psikoloji okuyan aziz dostumu buradan yad ediyorum. bir de juliayı inanılmaz yavaş okuyorum çünkü o kadar az kaldı ki sahafta inanmazsınız.
bu da başka bir hüzün kaynağım. havanın deli gibi soğuk olması hoşuma gidiyor nihayet palto atkı bere kombosuna kavuşacağız. şimdi hazırlanmam gerek çünkü gsüye gideceğim lodoslu boğazları aşıp. çavs dostlarım.

9 Kasım 2008

because the night belongs to workers

kendi başıma nescafe yapmakta başarısızım ama inanıyorum bir gün doğru kahve ve kahvedostu oranını tutturacağım ve üçübirarada hegamonyasından kurtulacağım. önceden mijdesini verdiğim gs dış politika programına ilk katılımlarımı gerçekleştirdim ve son derece memnunum. neler öğrendim neler, maydonozlu köfteler. çok ilginizi çekerse size gerçekten ilginç şeyler anlatabilirim ve siyaset öğrencisi potansiyeli taşıyan birinin sıkıcılığından zerre barındırmayabilirim. evet programda öğrendiğim bir konu da bu: siyasetten konuşurken nasıl sıkıcı olunmaz ve bu cümle kesinlikle herhangi bir ironi içermeyip zevkli siyaset konferanslarının sonucunda kurulmuştur nokta. gsüdeki çaydan sorumlu adam, hayatımda içtiğim en güzel nescafeyi yaptı. o kadar ki kokusunda davet var olayının gerçekleşebileceği kadar da güzel kokmakta idi nescafe. bir dahaki sefere gözümü kırpmadan nescafe yapışını izleyeceğim ve gizli tarifi ele geçireceğim hohoho. noel baba temalı kahkaha efektimden sonra, hayatta pişman duyduğum bir nokta varsa eve yakın olan okulların kıymetini bilememektir, eve yakın olmasın diye cehennemin dibine gitmem gerçekten, neyse. bu gece uyumama planlarım var zira sınavım sanki yarın gibiymiş çalışacağım ve yarın normal bir sınav öncesi akşamı geçireceğim. şimdi kafein bombardımanına tutulmak üzere noktamı koyuyorum. çavbelle.

3 Kasım 2008

cherry blossom girl

beklentilerimin altını karşılayan bir makroekonomi sınavı geçirdim, mutsuzum blog. dün gece de okulda kaldım, düzgün çalışmamış olabilirdim ama hafızamın gücü her şeyin üstesinden gelirdi hani:(((

yarı kısmımı yolda bırakıp gelmişim izlenimi ile dolu olarak eve kendimi zor attım blog. maillerimi kontrol ederken bana yurt çıktığı haberini aldım. sevinemedim lan yalan mı? nesine sevincem lan? kalırsam güzel de olabilir ahah ortam yaparım değil mi canıms? istediğim kadar uyurums da?

%100 karar vermeden önce müstakbel odama ve oda arkadaşıma bir teftiş düzenleyeceğim yarın. izlenimlerimi yarın akşam aktarırım. yurtta kalmaktan daha önemli işlerim olabilir. okuldan yaptığım müzik ve film sömürüsü ile yepyeni playlistler hazırladım kendime blog. arşivci kimliği bile kazandırdım kendime ama zor işmiş, bi daha yapmam.

diyetimi 3 gündür bozdum yarın dönüyorum söz. 1 aydan beri ilk kez cola içtim gerçekten midem deliniyor sandım blog. en sevdiğim içeceğin coco cola olduğunu söylemem artık etik olmayacak.

gs üniveristesi sertifika programına katılıyorum hadi hayırlısı.


çavçavs cherry blossom girlsss.

1 Kasım 2008

saturday night fever

blogumu yeni bir imaja kavuşturdum huzurlarınızda. sanırım bir süreliğine yeni merakım ken loach filmleri olacak. filmlerine tersinden başlamanın bir sakıncası olmadığı kanaatindeyim. makroekonomi sınavı için çalışmadan kendimi yarı-hazır hissediyorum çünkü perşembe akşamı 0 bilgimle ekonomi kuramlarını okuma sökercesine kafama oturtmamın seansının işe yaradığı kanısındayım. ken loachdan aldığım sosyolojik, politik mesajların ve alt tabaka insan problemlerinin de cevaplarıma duygusal bir hava vermesini isterdim.


yeni bir paragrafa başlamanın hüznünü de katarak hüsranla biten bir aşk hikayesini aktarayım hemen; hoşlandığım insanın gözümün önünde başka bir kıza yazması ve bunu yaparken oldukça salak bir muhabbeti itinayla sürdürme çabası içinde olması bendenizin, gülmeme çabasının zorlaması ile, gözlerini yaşarttı. gerçekten böyle bir durumu komik bulup eğleneceğimi düşünmezdim. sinirlerim falan bozuldu olayı yaşamadım hatta bir an için kötü hissetmeme bile yol açmadı bu durum. sadece ya olayları ti'ye alabilme kapasitem maksimum düzeyde seyrediyor ya da belki de yeni bir macera olarak psikoloğa gidebilirim diye düşündüm. ikisine de eşit gerçeklik payı veriyorum şimdilik. okulun sağladığı %100 sigorta olayının psikolog masrafını da üstlenip üstlenmediğini öğrenmem neticesinde birinin gerçeklik payı diğerine koyacak söz veriyorum.


diğer bir yandan, dün gazetenin -sabah- cuma ekinde, "cumhuriyet kadınları"ını konu alan bir yazı vardı her cuma yapılan "haftanın kare as"ı nın yerine. değişik olan jürinin bu sefer yarışmacı adayları belirlemekle kalması ve onlara yıldız vermemesi dolayısıyla "yıldız bir cumhuriyet kadını"ndan bizleri mahrum etmesiydi. jüride tek bir erkeğin yer alması- ataol behramoğlu- ve yarışmacı adaylarının hatrı sayılır bir kısmının hayatlarının son demlerini akıl hastanelerinde yahut yalnızlıktan çatlayarak geçirmeleri bendenizi derin düşüncelere sevk etti ve taşıdığım kariyer kadını potansiyeli motivasyonumun iki saniyede içine etti(!!!) şimdi yükselen trendim kış akşamları çay demleyip kestane yemek eşliğinde battaniye altında dizimax izlemek. ama havaların kış modunun yakınına bile uğramamaları ve dizimaxi olan televizyonumuzun aile boyu olması bu hayalimin de içine ediyor lanet olsun. "but they cannot take our dreams away from us" diyor huzurlarınızdan çekiliyorum.

dipnot: son resim cumhuriyet tarihinin ilklerini gerçekleştirmiş kadınlar.

29 Ekim 2008

pruebelle appears to be offline

benden dünyaya tandanslı yazılarımdan biri ile yine karşınızdayım. izlenilen filmin hemen ardından gelen depresyon içerisinden yazıyorum ey blog. atraksiyonlara girmeden yeniden yazmak güzel. sinemaya gidecektim bomba ihbarı yapıldığı için gitmedim. külliyen kof olan böyle bahanelere pabuç bırakacak günümdeyim evet. dün akşam 9 da uyudum bu gün okul olmamasına rağmen. annem ben uykudayken gelip elini alnıma koydu ve hasta mısın diye sordu. hayır uykum ver diye yanıtladım. machinist filmini izlerken 5. dakikasında uyumam da hoş bir ironi değil midir? (ps. dvd arka kapağında bir yıldır uyumayan reznik diye bir adam vardı). kendimi zorla sosyalleştirme çalışmalarına başladım. bölümümle ilgili oluşumlara kastırmaya başlayacağım yakındır. gelelim günün anlam ve önemine: ali şanla çağla şıkel bu gün saygı duruşunda bulundular. cumhuriyet yeni bir yaşına girmiş. babam orta yaş krizini çılgıncasına spor yaparak kutluyor. ben de diyetimi bu güncük bozdum. ödevler ve sınavlar insanıyım artık. çavmavs.

spiderman 3tü izlediğim film.

21 Ekim 2008

estudiar*

okulun 4. haftasındayım ve -şok itiraf- sıkıldım. oysa hevesli başladığım bir sene olacaktı. her şey çok güzel olacak filmini izlemedim ama isminden sonunun pek hoş bitmediği kanısındayım. bu konuda beni aydınlatmayın nolur. sosyal ortamlardan kaçar iken sürekli sosyal ortam gurularına rast geliyor olmam olsa olsa kaderimin küçük cilvesidir, değil mi? ic insanı olmayı seviyor ve tercih ediyorum, kalabalık ortamlara gelememek bir prensip meselesi değil de nedir? social theory dersinden de kaçmamın sebebi bu değil mi? kalabalık sınıf, sıcak ve mırıltı gibi ders. kendimi dayanıklı bir insan zannederdim ama hayır sıradan bir ders de olsa iş dayanma sınırlarıma geldiğinde koyveriyorum gün boyu dayanıksız biri olmama hayıflanırken içtiğim 1 litre suyu tuvalete gitmeyi unutarak 1.5 saat tutmam gözlerimi yaşarttı. evet acı dolu otobüs yolculuğu idi. otobüste okuldaki muazzam exchange nüfusundan derbi hastası birine denk gelmem çocuğun durmaksızın arkamdaki ile fb muhabbeti yapması daha sonra önüne dönüp öndekilerle ibranice olduğunu tahmin ettiğim bir dilde konuşması ve ipod şarjımı zorlaması yolculuğumu daha da bunalımlı bir hale getirdi. eve gelip rutin newsgroup okuma eylemini gerçekleştirirken discussiondaki birtakım insanların aptallığının baki kalacağını görmek atatürk gençliğine olan inancımı yitirdi!!! evet feysbukta cirit atan türk gençlerinin türbanlı ve gstringli fotoğraf üzerinden ideolojik ve sosyolojik saptamalar yapmaları karşısında ne diyebilirim ki. naçiz bir yorum"bir fotoğraf bazen bin kelimenin anlatamadığını anlatır". lütfen hemen social theory seçkilerimizi ve tüm sosyoloji-ideoloji kitaplarını bir kenara atalım ve 2 megapikselllik kameraya sahip cep telefonlarımızla sokaklara salınalım gençler! "the truth is out there" sloganımız olsun plizzz.

*: ispanyolca ders çalışmak

15 Ekim 2008

die untergang

bu gün girdiğim tüm derslere kendimi vermeye çalışarak dinlemem ve neticesinde kafamda soru işareti kalmadan anlamış olmanın huzuru içersindeydim. bu huzurlu halime çiyada ezogelin çorbası ve kargada sade kahve eşliğinde sıcak bir ortamda güzel sohbet, havanın da yağmurlu olması ile devam ettim ta ki eve gelene kadar ve anlamadığım ödevimi görene kadar. bu kadar hızlı bir çöküş yaşamak istemezdim elbette ki ama ben zorlu kariyerlerin insanıyım... çavçav

12 Ekim 2008

pazar coşkusu

aile pazar geleneğinin süregeldiği 20 li yaşlarımın başlangıcından size bir pazar anlatayım. ev kedisi misali bir havaya bürünmüş iken babamın ve annemin -hadi gel ısrarlarına maruz kalarak kendimi "Gaziantep Yemek Şenliği" nde buldum. Özgürlük parkının pek bir yanında olan bu şenliğe ilk gidişim dolayısıyla midem memnun şekilde ilk ayrılışım oldu. zira güneydoğu yemeklerini pek bir severim ve iştahla yerim. adana kebap dürümüm, cevizli lokum ve dünyanın çayın yanında muhteşem giden şahane çörekleri kahkeler beni ziyadesiyle memnun etti. bi kenarda durmuş dürümümü yerken, kuru biber patlıcan, katmer, kebap dumanı ile harmanlanan kalabalığı izlemek, büyükşehir belediye başkanı kadir topbaşa bir şeyler anlatmaya çalışan yaşlı bembeyaz saçlı kadının ne demeye çalıştığını anlamak , valinin kendi kendini terleten konuşmasına gülmek , ellerinde öküz nikonlarıyla dolaşan insanların içli köfte sevdaları ve babaannelerine eşlik eden alterno gençler görmek şahsım açısından ilginç bir güne tekabül etmekteydi. seneye yine gideceğim damak zevki uğruna. çavmav!

8 Ekim 2008

25 Eylül 2008

burun çeşme

okulun ilk haftasını grip olarak bitirmem çok gerekli doğrusu. ilk kez grip olma aşamalarını vücudumun her zerresinde-hücre mi demeliyim acaba- hissetmem olayı yakın takibe almama vesile oluyor efendim bla bla bla. major works of western art dersini sevebilirim sanırım. resimden hiç anlamıyor olsam da -anlamayı bekliyor da değilim- bir sürü resim görmek hoşuma gidiyor. bi de hikayelerini de anlatınca durum daha duygusal bir hal alıyor benim için. saint matthews un hikayesinin dokunaklı bünyeme ne kadar dokunduğu konusuna bu cümle ile değinip geçiyorum sadece. masal kitaplarına dönsek mi ne? social theory işlediğimiz dersi de sevdim adını her ne kadar doğru bilmesem de. her sorana farklı bir şey demekten utanmadım ama aynı kişiye iki farklı cevap verme durumunun ihtimalinden darlandım. international relations dersi baba bir ders gibi programımdan göz kırpıyor. hoşuma gitmiyor itiraf etmeliyim. games and strategies dersinde kendimi idiot gibi hissettiğim anlar mevcut ancak anlamadığımdan değil aksine bu kadar kolay gelmesinde hain bir bit yeniğinin olduğuna inanıyorum. ispanyolca dersini ilk dersten sevsem de pedronun bu gün dersi iptal etmesi suretiyle günümü bok etmesini hiç affetmeyeceğim. akademik durum özetle budur. ha bir de yemek eylemine katıldım bir de fashanede yeni çalışan eleman ya sapık ya da şizofren. ön ve yargının bölünmez kardeşliği:(((

adios.

17 Eylül 2008

fındıkkıran


nutella gibi ders programım oldu hahah! ispanyolca alıyorum ole!

14 Eylül 2008

kulağıma fısıldananlar

gündüzleri içim geçince bir garip hissediyorum, zaman ve mekan mefhumumu kaybediyorum ama kısa bir an aklımı başıma devşirmeme yetiyor yine de bu kısa bir ana kadar olan "kısa an" ürkütücü biraz. (creepy vuvvuv). kısa bir süre de olsa hayatla bağlarımı kopardığım, seda olmadığım bir zaman dilimi. "boşluğa düşmüş falan gibi hissediyorum " lafını çokça işitirim, insanlar kendilerine olan garip şeyleri anlattıklarında ve aslen hiç de inanmıyorum bu boşluğa düşmek lafına ya da yapması gereken etkiye. kaçınız içine düşeceğiniz bi boşluğun yakınından geçtiniz yaşamlarınızda ki bi de bunu anlattığınız her hikayeye sos yapıyorsunuz?

şimdi yine flashbacklerle çocukluğuma dönüyor ve günün başlığı ile ilgili oradan ne gibi malzeme çıkarabiliriz diye bakıyoruz. gündüzleri uyumayın derdi gerzek dersane hocası, çünkü uyandığımızda kim olduğumuzu bile hatırlamayabilirmişiz. ne kadar korkunç değil mi, ya da eğlenceli (kim olduğunuza bağlı). bana bir kere oldu bu ama ilaç almıştım ve yan etkisini yaşamıştım. ama yine de etrafımdaki insanları tanıma yetimi kaybetmeyi başardım, bi iki gün öncesine kadar olan anılarımı kaybettim. babamı bile tanımıyordum eheh=) ama bence bunun sebebi anne-baba kavramlarının ne demek olduğunu unutmamdı yani anne-baba dediğiniz nedir ki gibi bir hal içersindeydim. nasıl olduysa bi tek ezgiyi hatırlıyordum etrafımdakilere garip garip bakıyor, ağrın var mı sorularına ne desem ki acaba diye düşünerekten cevap verme sürelerini uzatıyordum. en sonunda annem bi garip olduğumu anladı ve beni yatmaya teşvik etti. bi şey hatırlamıyor musun dedi? yok dediğimi anımsıyorum ama ne için dediğim konusunda bir fikrim yok. uyumadan önce ağladığımı hatırlıyorum babamın gelip, başımda bir süre durduğunu hastası şimdi uyu kendine gelirsin dediğini. ağlıyordum çünkü bi başkasının babasına bakıyormuş gibiydim kendi anne-babam olması gerektiğinin farkına varmıştım ama kim olduklarını unutmuştum. sonra aklıma capitol de kaybolduğum gün geldi o gün bir çift benimle çok ilgilenmiş, kadın ağlama , bulacağız anne-babanı demişti. acaba hiç bulamadık mı diye düşündüm, onlarla mı gitmiştim? bu yüzden mi unutmuştum?(bu olay olduğunda ben 4, hafızamı kaybettiğimde 9 yaşındaydım:S) çok ağlıyordum, ezgi de çoktan uyuduğu için ona da soramıyordum. durumun mantıksızlığının farkında değildim kesinlikle, ezgiyle beraaber kaybolmamıştım, o zaman bebekti. demekki annemle babam ölmüş diye düşündüm daha da çok ağladım sonra ağlamaktan yorgun düşüp uykuya daldım. sabah kalktığımda her şey normal gibiydi, ilk iş adetim olduğu üzere çizgifilmleri izledim tom ve jerry faslını da yaptım, nesquikli sütümü de içtim. ezgiyle rutin legolarla oynama işimizi de yaptık. öğleden sonra çizgi film faslını da. akşama kadar normal halime dönmüştüm. uykumda ve gün boyu bana hatırlamadığım her şeyi fısıldamışlardı unutkanlık perileri ve bana bu günü de unutturmuşlardı ta ki bir gün bu konu açılıncaya kadar.

hangisi daha kötü olurdu elinde olmadan unutmak mı yoksa unuttuğunun farkına varmak mı?


zihin berrak olmalı elbet ama aralarda boşluk bırakmayacak şekilde.

13 Eylül 2008

herkes kendi kaderini yaşar yar


saçma sapan bir ruh halim var. çok uyuyorum, bazen az yiyorum, bazense tabaktaki son kalmış pirinç tanesine çatal saplamak gibi hünerler göstermek istiyorum. her akşam 6 buçuk sıralarında geçen takım elbiseli pamuk şeker satan adamın " pamık şieker, caanım çieker" nidalarını duyup, onu görme telaşıyla L çizerek evin pencerelerine koşturuyorum. bazen akordeon çalan küçük çingeneler de uğrar sokağımıza ne kadar sofistikeyiz dönmedolap sokak sakinleri olarak. ama asıl asilliğimiz körler için yardım toplayan ve sokağımızın tam ortasında orguyla biz sokak sakinlerine balkondan müzik ziyafeti veren kör amca da yakalamıştık. ne asker uğurlamalarında ne de milli maçlarda sokağımızda böylesi bir duygu seli görülmemiş idi. kendi ruh halimden söz ederken sokak özelliklerimize değinmem ve kendimi bu kadar kaptırmam ilginç olabilir. bozkırkurdu kitabımın kapağını gördükçe, ilerde sahip olacağım koca başlı kangalımı ve yeşil arazili evimi gözümde canlandırmak istiyorum gerçekten. bir kitap kapağı bu kadar mı çirkin olur. dizi izleyip tatlı yemenin en büyük nimet olduğunu söylüyor, uludağ limonata ile esenlikler diliyorum.

9 Eylül 2008

kara delik



acaba diyorum CERN deneyi, binbir gece dizisinin sonunu getirebilir mi? bir kara delik açılsa ve diziyi tümden içine çekse fena olmaz, ha?

8 Eylül 2008

save the grace, save the world!


hayatımın ilk kez bir döneminde uyku halim uyanık halime fark atıyor. münzevi bir hayat sürdüğüm şu günlerde bundan pek şikayetçi olduğum söylenemez. aksine ağır ve melankolik havanın bir gus van sant filmi edasında olduğunu söyleyebilirim. bu durumun yan etkileri ise; sürekli bir baş ağrısı ve bulanık bi kafayla dolaşmama ayrıca -indie rüyalar- konusunda üstatlaşmama neden oluyor. bu sabahki rüyam gerçek bir altın ayıyı hakkediyordu sanırım.

kısaca özetlemek gerekirse rüyamı, sıcak bir yaz gününde, binaların iç içe girdiği garip bir kampüste birini arıyorum, ancak rüya kampüsüm pek ıssız ve gördüğüm birkaç tipinse gerizekalı olduğuna karar verip dönmeye hazırlanıyorum derken dersaneden deryaya rastlıyorum ve nedense aradığımı bulmuş gibi sevinip ona bir çırpıda bir kadının öldüğünü söylüyorum. sanırım birini arıyormuşum hissini yaratan bu kadındı ancak maksadım onun öldüğünü haber vermekti. sonra bir derse giriyorum ve hayatım boyunca tanıdığım tüm insanların birbirine geçtiği mor neon ışıkların aydınlattığı popomu acıtan eski tahta sıraların olduğu bir sınıfta sınav oluyorum, sınavın sosyal içerikli bir edebiyat ders türevi? olduğunu söyleyebilirim ve bu saçma sınavı tek ciddiye alan benim nedense. 4 sorudan, 3.süne flashback tekniğiyle gerçek bir roman yazıyorum, tabiki ölü kadın üzerine. adı: nermin, tam bir 90lar çalışan kadın tipine sahip omuzda biten düz saçları, tacı ve omuz askılı siyah-kahverengi karışımı deri çantası ve gri eteği ile. üniverisitede hoca, evli, bir kızı var 5 yaş civarında, çok mutsuz ve hayatındaki her şeyden kaçmaya karar veriyor kızını yanına alıp, ancak kızını kaybediyor daha doğrusu onu kaybetmek istiyor ve başarıyor ben hikayeye telefonu kullanmak için evin karşısındaki bakkal ali amcaya uğradığında dahil oluyorum, kızını kaybettiğini söyleyen bir telefon ediyor ve beyaz peugeot arabasına binip kayıplara karışıyor bense bakkaldan elimde gazete ile eve döndüğümde küçük kızla karşılaşıyorum, doğal olarak başıma kalıyor ve bir sürü görüntünün birbirine girdiği arayışım başlıyor ve kampüste noktalanıyor. en son hatırladığım ise sınav kağıdını bu hikaye yüzünden yetiştiremem, kalan iki soru için 10 dakika ek süre istemem ve sınavdan çıkan büşra ve sezenin hala yazıyor musun kızım, boşver diyen yüzleri ve uyanmam.

bir genç kızın gizli defterinden serranın deyimiyle iyi geceler, yedi cüceler!

1 Eylül 2008

penceremden insan manzaraları

sabah yatağımdan deprem oluyormuşcusuna fırlamam ve an itibariyle zortlayan deprem düşüncesinin pek mümkün olmayacağının kafamın içerisinde küçük havai fişek gösterileyle peyda olması ile kendime gelmem ile son buldu. kafamı resmen siken gürültünün kaynağını görmek için camdan baktığımda, iki adamın odamın duvarını delme manzarası karşısında ne desem boştu heralde. adamlara sesimi duyuramam sonrasında anne anne diye içeri koşup duvarımı deliyorlar diye haykırıp medet ummam hoştu cidden. annelerin çocuklarının duvarlarını savunmalarını izlemek yanında almodavarın kadın portreleri nedir ki? "abla, biz belediyeden geliyoruz, karşı duvarı da deleceğiz, araya halat atıp lamba takacağız müeendis işaretlemiş". belediyenin duvarımda delikler açması, benimse belediye mühendisine toslamam memleketimden insan manzaraları tandanslı sabahım, işçinin telefondaki babamın nasıl oluyor bu iş sorusuna, "abi valla süper oluyor araya halat, sonra lamba" cevabını yapıştırması ile son buldu. adamların iki saate yakın, pencere hizamda durmaları ise dönme dolap sokak sakinleri için şu dizeleri dökmeme vesile oldu:

"mahremiyet dediğin tek dişi kalmış popstar
lambayı belediye takar"

31 Ağustos 2008

great expectations


bence okuma tahtası ya da yastığı denen ergonomik bi şey icat edilmeli ve çinliler tarafından cumartesi pazarında ya da "day today" yahut "titanik" gibi manidar 1 milyoncularda satılmalı. boynu bükük yetim şeklinde yemek yemekten sıkıldım zira. ayrıca şarjı sonsuza kadar giden bir ipod da icat edilebilir ve ipod sahipleri ile eskisini getirene yenisi bedava gibi bir kampanya düzenlenebilir. şu saatlerde nike human racete insanlar çılgıncasına depar atıyor olmalı. kenan doğulunun da konserine adam toplamak için kıtalar arası yarış anlaşmaları düzenlemesi de " kenan doğulu: hırsından racer olanlar ve çevresini zorlayanlar" adlı bir başlık altında ilgili kişilerce incelenmeli. o kişi ben değilim. zira kenan doğulu güneş kolyesini , boynundan atıp kendini evin siyah giyinen, saç ve tırnak uzatan ve gümüş takı kullanan erkek kardeş imajını geride bıraktığı gün benim için bitmiştir. bu tip insanların akıbetlerini başka imajlar altından sürdürmeleri de ayrı bir sosyolojik olay fikrimce. bu tip tezler yazarak geleceğin sosyolojik yıldızı olabilirdim lakin tespit insanı değilim. tespitçi kılığında gezip sürekli "insan modeli" tamlaması önüne tamlama getiren insanların soyu ne zaman tükenecek acaba? eskiden ilkokul arkadaşlarım konusunda bir deftere çılgıncasına yazılar yazmışım, bu defterin hiç bulunmaması beni "harriet"-sadece mayonezli domatesli sandöviç yiyen hain yazar- akıbetinden kurtarmış resmen. lise dönemine de ait böyle sayfaların olması garip hakikaten ve düşündürücü. heybeliada gecesinin tavan ve tabanlarından sonra her tarafımın ağrımasını bahane ediyor, bakkallarda satılan patlayan şekerler diliyorum.

29 Ağustos 2008

bloody friday


sevgili blog,

insanın 10 yıl önce dinleyip ilk görüşte vurulduğu ve hayatı boyunca mükemmel şekilde söylemek istediği şarkıyı istediği zaman dinleyebilmesinin mutluluğu bir tek toblerone çikolatada var sanırsam. olsa da yesek diyor ve sevgili bmcye bana bu şarkıyı bahşettiği için teşekkür ediyorum. hafta sekiz gün dokuz dinlerim artık. istanbul uyurken tatlı rüyalar diliyorum.

sevgili blog,

harry potter ve zümrüdüanka yoldaşlığı filmini izledikten sonra harry pottera tekrar sardıracakmışım gibi görünüyor. ama kaçıncıdan başlayacağım konusunda kararsız kaldım asla seçim insanı değilim. kenan ışık %50 joker hakkımı kullandıktan sonra tek eli kirli sakalını okşarken delici bakışlar psikolojik çöküş yaşarım heralde. aklıma martılar falan gelir yaşadığım sıcak saatlerin etkisiyle. son kararınız diye sorduğunda "ama ya martılar?" derim . o da "remzi baba, noyan amca" ile başlar, ama lanet martılar yengem de sesinizi duyup sizi hindi zannetmişti . cehennem cevdeti aramak istiyorum telefon jokerinde. hayır, iclal aydına aşıktı.bu aşkı midem kaldıramayacak. galiba 6. kitap başlamak için iyi bir seçim. stüdyoyu terketme zamanı.

çavçav martılar ve kenan ışık

20 Ağustos 2008

yüksek topuklar

yenibirişten gelen mail beni çok sevindirmesine rağmen hüzünlerdi de aynı zamanda. ben ki hiçbir işbaşvurumun kabul görmeyeceğini düşünürken şu hayatta hayatın çetrefilli yollarından para kazanmaya çalışan onurlu ve küçük kız olmaya adım adım yaklaşırken bu mailin bünyemde yaratmış olduğu küçük çaptaki heyecan dalgasını takdir edersiniz lakin iş ilanının aranan özellikler kısmında -1.65 ve üzeri ve dış görünümüne özenen bayan- yazması 1.64 olan beni adeta benden aldı. insanın hayattaki fırsatları 1 cm ile kaçırmasına ne buyurmalı şimdi , hadi söyleyin?

19 Ağustos 2008

liar, me

liar, you

lie like anyone else

bloggerın tipinin değişmesi karşısında yeni gönderi butonunu görmemin aldığı zaman beni görsel zekamın yüksekliği konusunda derin şüphelere düşürdü. zekamın kıtlığını belirterek sizleri heyecanlandırmaya çalışmam da neyin göstergesidir bilmiyorum. mrs. dallowayi bir daha elime almamak üzere 3 yılın ardından bitirmiş olmanın haklı gururunu yaşıyorum hemi de yeni bir kitabı üçte birleyerek tam gaz devam ediyorum bi bok anlamadım ya bu üçtebirlik kısımdan neyse. hiç giymediğim eflatun elbisemin etek kısmının sökülmüş olması dolabımda hain bir sökücü olduğunu düşünmeme neden oluyor. belki de bir böcürttür. expecto patronum diyesim geldi kalemimi sallayıp. hayalgücümün genişliği beni utandırıyor. havadan bu kadar bunalmasam karizmatik analog fotoğraf makinemle fotoğraf çekmeye çıkacaktım soranlara da "evet ben diyaframın sesini duymak istiyorum çekerken o an an ..şey diyafram fetişiyim de " diyeceğim. insanlara olmadık anlarda olmadık şeyler söylemekten zevk alıyorum cidden ki bu durum ilerde "yalancı çoban" adlı güzide şarkıda başrol edinmeme sebep olabilir. küçüklükten gelen ve nedense bu sene nükseden bir eğlenceli bir alışkanlık. tavsiye ediyorum. leylekin üst katında cemil ipekçi atolyesi olduğunu söylemem ve okulun yanına inşa edilen fabrikanın tatilya olacağını götümden sallamam komik bence eheheh=) insanların inanması ayrıca eğlenceli ahahah=)

1 Ağustos 2008

batman the dark knight: çok az miktarda spoiler içerebilecek bir yazı


filmi ele almadan önce daha önce izlemiş olduğum tek nolan filminin batman begins olduğunu ve tüm batman filmlerini izlemiş olduğumu ve batman çizgi filminin de sadık bir takipçisi olduğum gibi birkaç noktayı belirtmekte yarar olduğu inancındayım. çizgiromanına elimi sürmedim ek bir bilgi olarak.

ortalıkta uçuşan why so serious akımına bulaşmadıysanız henüz kirlenmemişsiniz demektir ve bu saflığınızı filmi görene dek koruyun bi zahmet. heath ledgerı da o kadar seviyor olamazsınız zaten kaç filmi vardı ki şu hayatta sorarım? filme genel olarak baktığımızda ortalamayı rahatlıkla geçen 10 üzerinden rahat rahat 7-8 alabilecek bir filmle karşı karşıyayız azizim. sahne başına düşen yıldız sayısında bir rekorluk var ki bu son zamanların yeni akımı olsa gerek destekliyoruz "sinemaya gönül bağı ile bağlı insanlar olarak". filmi daha çok karakterler üzerinden analiz edeceğim hazırlanın. kendi adıma en çok gary oldmanın olduğu sahneleri sevdiğimi belirtmeliyim burada. christian bale i ise batman beginste pek gözüm tutmamıştı batman olarak michael keatondan daha başarılı kimse yoktu gözümde ki o da o kadar karizmatik olmamasına karşın. christian bale in nerdeyse hiçbir ilginç yanını görmediğimiz bu filmde ise batman olarak benimsedim kendisini hatta daha uygun bir kimse olabilir mi diye düşündüm ama bulamadım. adam klasikleşecek derecede iyi bir oyuncu prestige, american psycho dan hatırladığım kadarıyla. bu filmde de elini yıkamak edasında oynamış batmani. yani insan elini yıkarken ne kadar tribe girebilir ki düşüncesini batman rolüne adapte etmiş. bu kadar rahat oynamak tabiki iyi puan getiriyor kendisine ancak bi sonraki filmde sıkıcı olabileceği ihtimali de gelmiyor değil hani aklımıza. aslında kendisini biraz daha maskesiz görsek filmde oyunculuğu için daha net bir şeyler söylenebilir keza ben de uygun fiziğe sahip olsam sesimi kalınlaştırarak pekala bir batman olabilirim sadece ağzımın göründüğü bir filmde.

gary oldman ise gerçekten şaşırtıyor beni aziz dostlarım. sanırım yeryüzündeki en iyi oyunculardan biri. sizin gönlünüz ne der bilemem ama ben 10 numara olmayı ona bahşediyorum. filme gelecek olursak jim gordon filmdeki en etkin karakterlerden biri hatta köprü vazifesini tek başına üstlenmiş batman-gotham, kötüler-adalet, politika-adalet evet filmde aradaki tüm bağlantıları kuran bu adam. jim gordonsuz gotham muhtemelen münir özkulsuz bir adile naşitli aile filmi olurdu.

gelelim harvey dente. bir D.A.(savcı) den çok oldukça vasat female partner maggie gyllenhalu almaya gelmiş beyaz atlı prens görünümündeydi kendisi. hatta mahkeme salonundaki artistik hareketler johnny bravoyu hatırlatıyordu sevenlerine. ancak kahramanlık ve gotham şehrinin selameti konusunda attığı nutuklar ve birkaç atraksiyon onu gotham insanlarının gözünde bir seda sayan yapıyordu evet.( türk halkı en çok seda sayana güveniyor olayı). aaron eckhart aslında cuk diye oturmuş rolüne ama filmin sonunda senaryo itibariyle bir hayli sırıtmış. aslında kanun kaçağı bir karanlık bir şövalyeye alternatif olarak kanunla suçluları haklayan bir adam olması elbette ilginç ve önemliydi. ancak hiçbir süperkahramansever kahramanına denk alternatif birini sevmez gıcık olur, tiksinir,döver. nitekim harvey dent de bu genellemeden oldukça nasibini almıştı. hehehe:)

ve tabiki joker. joker bu filmin gerçek yıldızıydı bence. nolan biraderlerin tarzı bu mudur bilemeyeceğim ama film sanki joker üstüne kurulu ve geri kalan her şey batman bu kurguyu tamamlayan öğelermiş gibi geldi bana. bir kere tipleme olarak başarılı psikopat, ezilmiş, derdi varmış söyleyememiş sonunda patlamış havasını sonuna dek veriyor hatta bir kurt cobain havasının varlığından bile söz edilebilir. ayrıca jokerin nasıl joker olduğu hikayesi fantastik öğelerden tamamen ayrılmış. tim burtonun ilk batmanini izleyenler hatırlar. asit havuzuna düşme sonucunda sırıtık kalan suratın hikayesinin yerini baba ve kumar borcu olan kadının(ahah biraz feminist bir kahkaha ama iyiydi bence) eserine bırakması daha iyiydi. burton-nolan farkı buradan da hissedilebilir. jokerin "i m chaos" demesi ve sebepsizce bi şeyleri patlatma ihtiyacı duyması üzerinizde derin izler bırakabiliyor şahsen ben çıkışta bu kaos ve düzen meselesini baya düşündüm. siz de düşünün. bunun dışında joker karakterinin sosyolojik ve psikolojik deneylerde bulunması entelektüellik ihtiva eden seyirciyi sevindirse de abartılı deney sonuçları sevinci anlık kılmakta maalesef. feribot ve bomba deneyi çok başarılı gibi dursa da sonucu itibariyle külliyen yalandı.senaristleri ve yönetmeni realist olmaya davet edebilirim bu noktada ey entelektüel kitle. burada bir bir parantez açıp jokerin pek jack sparrow havası taşıdığını söyleyen sayın vonniye bunun olsa olsa ağız hareketlerinin ve yürüyüşün yaptığı serbest çağrışıma bağlıyorum. gel tartışalım. ve bir kehanetle karakter analizimi sonlandırıyorum : insanlar heth ledgerlı jokeri tyler durden gibi benimseyecekler ve nickleri ve avatarları ile bütünleştirecekler.

morgan freeman ahlaklı bilim adamı lucius fox rolüne yakışırken aynı şeyi rachel rolünde maggie gyllenhal için söylemek için güç. insan afişte adını görünce oovv diyor ama filmde yooo maalesef. nolanlar daha başarılı kadın karakter seçmeli nitekim katie holmes da başarısızdı. bence back to the blond actress zamanı. lucius foxun wayne şirketinin hain muhasebecisi midir avukatı mıdır neyse onu bir göt edişi vardır ki en az fox kadar zevk aldığınız bir sahneydi. küçük rol büyük oynamak budur.

genele bakacak olursak filmin uzunluğunun hissedilir olması da ayrı bir eksi puan. uzun filmlere karşı değilim ancak bunca aksiyonlu filmin uzunluğu hissedilmemeli bence. batman süper güçleri olmayan bir süper kahraman olarak zihinlerimize kazınmıştı. ama süpersonik zenginliği ona batmanliği dolayısıyla süper kahramanlığı bahşediyordu bu da onu daha gerçek kılıyordu yani bill gates bir hero olmaya heveslense şaşmaz desteklerdik aksine. daha önceki filmlerde özellikle tim burtonundakilerde fantastiklik daha ön plandaydı. nolanlar ise fantastikliği en az dozda bırakmışlardı- belki iki yüzlü harvey dent biraz fantastik sayılabilirdi- ve bir mesaj verme ya da bundan ziyade filme felsefik ve ahlaki bir boyut kazandırma kaygısı en üst düzeyde hissedilmekteydi. bu elbette daha önceki superhero lu filmlerden aşina olduğumuz çok ufak role sahip şeylerdi. ayrıca kişilik bölünmesi, süper kahramanlığın sorgulanmasının süper kahraman gribi olduğunu bilmeyen kaldı mı sorarım? bu konu temcit pilavı kıvamında artık. süper kene de böyle triplere girebilir yakında haberiniz ola.

imax olayına da kasmaya gerek yok ben normal izledim memnundum gayet imaxin olayı ne bilmeyen bünyeler için bi sakıncası yok yani. yeni batman serisinin 3.sü için hadi bakalım diyor başka bir eleştiride görüşmek diliyorum.

önemli ölçüde spoiler içeren bir yazı


az önce izlemiş olduğum batman the dark knight hakkında kısa bir interview serisi bana bu yazıyı yazmam için gerekli ilhamı sağlamış oldu. here we go dudes.

öncelikle ezoterik bir sinefil olmadığımı belirtmeliyim. ama özgeçmişimde izlemiş olduğum gayet sağlam diye tabir edebileceğimiz ve önüne johnny bravo deyişiyle a-ma-nın ekleyebileceğimiz ya da normal deyişle amanın deyip uzaklaşabileceğiniz pekçok film izlemiş bulunmaktayım. ayriyaten bi ara adı "d" ile başlayan yönetmenlerin filmlerine gizli bi merak sarmıştım ve sadık defterimde bunun kanıtları hala durmakta. hatta küçük ama gururlu bir dvd arşivim de mevcut. uzun lafın en kısa olabileceği şekliyle diyorum ki zevklerim ve renklerim konusunda sizi uyararak kendimce eleştirmenlik yapmaya başlıyorum evet. oldukça uzun bir post okuyacaksınız az sonra ben emek verdim siz de okuyun bi zahmet.

18 Temmuz 2008

uçanturnagurbetgezerdiyarellerde

blogumu dünyanın en gereksiz nesnelerinin isimlerini başlık yaparak doldurmak istiyorum. vaktimi alacak olmasa yaparım ama sözde bırakacağım işlerime bir yenisini eklemek daha cazip şu anda. günün yorgunluğundan nasiplenmiş bir yazı ile karşı karşıyasınız. sürekli çarpan mutfak balkonu kapısına da sinir oluyorum. bu kadar uzun bi isme sahip olmasından da nefret ediyorum. sürekli çarpan mutfak balkonu kapısını ailede sikleyen tek kişi olmama da ifrit oluyorum. istanbul uyurken şarkısının lanetinden de kurtulamıyorum. sürekli parmak arası terlik giydiğimden kendi kültürümü kaybetmişim gibi geliyor, nerde kaldı kırmızı ceyo terlik ve siyah tokası? kalimerolu geceliğimi çok seviyorum, insanın kalimerolu geceliğinin olması güzel bir intiba bırakıyor gerçekten. evde yalnızken medium adlı diziyi izleme huyundan vazgeçmeliyim. hem korkup hem de izlemek benim tarzım değil. dünyanın en kalın rüya tabirleri kitabına sahip olduğumuz için annem ve ben çok gurur duyuyoruz. dünyanın en çok rüya gören ailesi olmamızdan mütevvellit ne zamandır bu kitabı bekliyorduk. aldık muradımıza erdik. rahmi koç müzesine gitmenin çok kolay bir yolu var, bilmem haberiniz var mı? simsde kendimi yaptım ve yeni bir ergen olarak annemin benden bir overachiever olmamı beklemesinin stresi içerisindeyim. hayat simsde bile zor anasını satayım. ezgi gitti ve özlüyorum cidden evde olmayınca.

13 Temmuz 2008

ben, road runner

evime döndüm ey okuyan blog ahalisi. 3 gündür evine dönük bir insan olmama karşın kıçımı kırıp bir türlü oturabilmeyi başarabilmiş değildim ta ki şu yazıyı yazana kadar. hayatun bu kadar yoğun geçmesine alışkın olmayan bünyem en sonunda sağ dizimi kullanarak patlak verdi. kırılırken lanet bir ağrıyı da bacağıma salıyor kör olasıca.

sanırım dün gerçekten en uzun istanbul yürüyüşümü gerçekleştirdim keşke uzaklıkları hesaplama konusunda pratik bi zekam olsaydı sayısal verileri vermekle aklınızı alırdım muhtemelen neyse. iki köprü arasını yürüdüm hatta sonrasında beşiktaşa kadar yürüdüm hatta öncesinde hisarüstünden bebeke kadar yürüdüm. çok daha sonra iskeleden eve yürüdüm ve çok daha önce kadıköyü dolandım. gerçek bir turist oldum evet. hayır maratoncu oldum evet evet. hayır road runner olmayı kendime daha çok yakıştırıyorum şimdi evet evvet evvvet.( herbal şampuanlı uçak reklamını hatırlamanız lazım şimdi)

izmir özetini geçmeyi başka bir yazının konusu olmaya bırakıyorum ya da üşeniyorum anlatmıyorum.

24 Haziran 2008

abbas yolunda gerek

sıcak saatler dizisini hatırlıyorsanız "hannoy ninnoy hannoy ninnoy" şeklindeki soundtracki de pek tabi hatırlarsınız, tabi sn. sedat yalçın ın nissan- yamuluyorsam düzeltin- marka cipimsi kamyonetine "abbas" dediğini de hatırlarsınız elbet.

iki saat sonra yola çıkacağımdan mütevellit, göz kapaklarım ağırlaşmasına karşın, uyumamakta kararlıyım çünkü izmire giden yollar çok sikko ve ben 7 saat boyunca uyumalıyım. pek sevgili ipoduma sırf bunun için hususi şarkılar aktardım. ayrıca bence herkes ipoduna bir isim bulmalı, ipodu olmayanlar onları kıskanmalı, ben de burada tahtaya üç kez vurmalı. neyse efendim, ben tüm derslerimi geçtim, haberiniz ola, bana da aferim. bu yüzden içimi kaplayan huzur dalgasını tasvir edebilirdim ama etmeyeceğim çünkü herkes kendisi görüp yaşamalı bu dalgayı.

dikili çok sıkıcı bi yer olmasına karşın, 20 yaşında hala aile boyu tatile gidiyor olmanın verdiği hayal kırıklığı ile doluyum bi yandan da. çünkü cidden 20 yaşıma geldiğimde bu tür bir tatil anlayışının yok olacağı fikrine kapılmışım nerden estiyse artık. o zamanlar çocuktum ve çocuklar bazı hayallerini hiç yitirmezler hayatın gerçek yüzü acı bir tokat gibi suratlarında patlasa da. belki dikilide bu yıl ilginç bi şeyler olur da ben yazarken siz de okurken eğlenirsiniz. kısmet diyelim artık.

dün efes one love festivaldeydim. miss platnumu keşfettim bi kere olsun dinlenmeli ayrıca tosun paşayı izlediklerine dair kuvvetli bir his var içimde, baba zulayı beğenir gibi oldum, dansçılarına hasta oldum, shantel almanmış, miss platnum da öyle, gogol bordello grupça saçlarını uzatmış, kaçırdığım kısmı çok güzelmiş , termik santralda festival başarılı imiş falan filan.

yokluğumda johnny bravoyu ihmal etmeyin, miss platnum dinleyin, zayıflayın bol bol karpuz kesin-ben kabuklarını denize düşürürüm merak etmeyin. şimdilik hoşçakalın.

1 Haziran 2008

rap rap

evet hayat beni şaşırtıyor aziz dostlarım. "cem karacadan raptiye rap rap" eşliğinde bunu sizlere aktarmak da buna dahil. acayip neşeli bir şarkı. babamın cem karaca gibi şarkı söyleydiğini sizinle paylaşmaktan büyük zevk duyarım. namus belasını pörfekto bir şekilde o söylerken geldiğimiz gaz öyle büyükki çıkarıp bi kaç tane sıkasımız geliyor. ayrıca en büyük amcam da gençlik fotoğraflarında cem karacaya aşırı benzemekte. sarışın olması bile bu gerçeği değiştirmiyor dostlarım. ailemin erkeklerinde "moğollar" havası esmekte ciddiyim. babam hariç hepsi kel. bi amcam saç ektirdi ama gönüllerin keli olmayı sürdürmekte. hiçbirinin saçı uzun değil yalnız, yanlış anlaşılma olmasın, saadettin teksoy evimize gelip "işte sayın seyirciler, gerçek bir moğol ailesi, kel erkekleri mağrur bakışları, dümbelek göbekleri ile dimdik ayakta" demesin diye yıllarca aile sırrı gibi sakladık bu gerçeği. korktuk, ya bize sokarsa diye. sonra allahtan saadettin teksoy unutuldu da şimdi rahatça esprisini yapabiliyoruz. artık esamesi bile okunmayan saadettin bey'in salladığı parmağın bir yerinize girmemesi dileğiyle. kendinize dikkat edin. saygılar...

17 Mayıs 2008

kısa pantolon, paslı çakı, dizde kabuk bağlamış yara

kısa pantolon, paslı çakı, dizde kabuk bağlamış yara
kısa çakı, paslı pantolon, gözde yarası kalmış kabuk

nazlan
sitem et
kırıl bana
beni geç vakit
tek başıma suya yolla
bahçede yüzünü öteye çevir
güle hayret ediyormuş gibi yap
gülümseyerek konuş da başkalarıyla
somurt, avluda sadece ikimiz kalınca
kızıp en evecen adımlarınla üst kata çık
en sevdiğim çiçeğin saksısı kaysın elinden
derinleşsin ben içerledikçe ruhumdaki sakarlık

yamru bastım iş değildi hâke çakılmak bayırdan
dağ sıradağdı hangi haşin belden yol veresi
gece hep süzüldü yukardan lâkayt kehkeşân
altımda hep beni yutmaya çağladı nehir
yetişir hecelemen sök beni bir kere
en zoruma gideni yap hengâme getir
çel beni tökezlet tuttur çitlere
ahla istida edecek ahvâl değil
kim bana kıymazsan bilebilir
dünya dedikleri samut küp
acılar tınladıkça bende
hep seni seslendirir.

ismet özel

ohh such a perfect day

odamda oturmuş düşünüyorum, etrafa bakıyorum. az önce güzel bir yazı okudum beklemediğim birinden beklenmedik güzel bir yazı. beklenti içerisinde değildim okumadan önce. birtakım işleri yapmadan önce kendimi beklenti kalıplarının içerisine girmekten kurtarmıştım bir süredir hala istikararımı korumaktayım anlaşılan. yazı bana ilham vermiş olabilir bir şeyler yazma konusunda en son yazdığım yazının what is feminism? konseptinde olduğunu göz önüne alırsak bu konudaki sefaletimi gözlerinize sokarım bir nebze herhalde. uzunca zamandır bir şeyler yazmamamdan mütevvellit, 17 mayıs 2008 günümün dikkat çekecek bazı yönlerini kendi kendime paylaşayım bakalım:

17 mayıs 2008 günümü, büyük harfli uygun bir puntoyla yazılmış italik iki başlık altında anlatmaya başlıyorum. (konuşurken sözcüklere puntolu efektler yapabilmek güzel bir vurgu yöntemi olurdu sanki, ne yazıkki tanrı bu yetenekten mahrum olmamızı istemiş).
YUNUS EMRE'NİN BALIKLARININ DÜŞMAN ÇATLATAN HAYATLARI: boğazımdaki şişliğin dayanılmaz acısına daha fazla karşı koymanın gereksiz bir irade-i bünye hareketi olduğunu düşünürek, yunus emre hastanesine gittim. hasta kabulde işlemimi tamamladıktan sonra, bana biraz istirahat etmemi nazik bir şekilde beyan eden hemşirenin sözünü dinleyip, koltuğun en uç kısmına oturup, akvaryumdaki balıkları izlemeye koyuldum. büyüklükleri akvaryumun genişliği ile tutarsız olan tipsiz balıkların haline önce üzüldüm ve balık beslemenin dünyadaki en saçma hayvan besleme şekli olduğu düşüncemi kendime hatırlattım. sonra suyun içerisinde dikey durup, ağzıyla sessiz bir guluk guluk uğraşına giren balığın hali hoşuma gitti ve balıkların komik olabileceklerini düşündüm. daha sonra balık besleme düşüncemden haberdar olmalarından kuşkulandığım balıklardan biri, diğer turuncu tipi bozuk bir balığın kuyruğunu ısırdı, turuncu balık onu dikkatle izlememin yadsınamaz etkisiyle, kuyruğuyla onu ısıran balığa vurdu ve akvaryumun diğer köşesine gitti. balıklar hakkındaki düşüncelerimi bana kapak eden bu görüntüler karşısında neşelenmiş bünyem, akvaryumun az önceki ile aynı noktada duran balığın tekrar dikey durup guluk guluk pozisyonu alması ve turuncu balığın kuyruğunun yine aynı balık tarafından didiklenmesi ile biraz daha neşelendi fakat balıkların sıkıcı olduklarını düşüncesi sürekli aynı pozları vermeleri ile daha da güçlendi. sonuç olarak, balıkların yerinin denizler olduğunu düşünmekte ve balık beslemeyi son derece gereksiz bir uğraş olarak görmekteyim nitekim düşman çatlatan cinsten neşeli komik balıklar bile beni bunun aksine ikna etmeyi başaramadı.

FARANJİT BÜNYENİN ENTEL GÖRÜNÜMLÜ AKILALMAZ İŞLERİ: yatakta iyi gider düşüncesiyle sabah piç adlı romana başladım ama çabuk sıkıldım. ardından grey's anatomy izleyip keyiflendim. araya yukarda anlatmış olduğum balık macerasını aldım. eve gelince, tarihin gördüğü en yumuşak battaniyenin altında uyudum ve nakledildiğine uyurken iki kere bağırmış ve saçma sapan konuşmuşum. gece hadi neyse da gündüz uykusunda bu tür eylemlere girişmek, insanı nasıl desem kendisinden soğutuyor bir şekilde. ardından the painted veil adlı filmi izledim ve naomi watts'ın kocası olan edward norton'u nasıl olup da aldatabildiğine bir anlam veremedim. edward norton kocam olacak da evime erkek sinek bile sokmam ulan:D sonra filmdeki aşırı sıcak boğucu çin görüntüleri, serin serin oturan beni de ateş basmasına sebep oldu ve serinlemek için koca bir kase çileği mideme indirmeme vesilelik etti. midemdeki çileklerin nahoş ağırlığından kendimden geçmiş bir vaziyette akşamı ettikten sonra kendimi bilgisayar başında güzel bir şiir yakalamışken buldum. günün özetini size geçtikten sonra kapanışımı bu şiirle yapıyor ve çavbella diyorum. vazgeçtim şiiri ayrı bir post yapıyorum.

30 Nisan 2008

The Willow Garden

down in the willow garden, me and my love did meet
and as we sat a-courting, my love fell off to sleep
i had a bottle of burgundy wine; my love, she did not know
and so i poisoned that dear little girl along the banks below
along the banks below

i drew my saber through her; it was a bloody night
i threw her in the river, which was a dreadful sight
my father often told me that money would set me free
and so i murdered that dear little girl whose name was rose connelly
whose name was rose connelly

my father sits at his cabin door wiping his tear-dimmed eyes
his only son soon should walk to yonder scaffold high
my race is run beneath the sun; the scaffold now waits for me
for i did murder that dear little girl whose name was rose connelly
whose name was rose connelly
whose name was rose connelly

nick cave and the bad seeds

29 Nisan 2008

and she is buyin' a stairway to heaven


nerde kalmıştık? saçlarım artık kızıl görmeyeniniz duymayanınız kaldı mı bilmem, herkes de çokça beğendi beni dumur eden saçlarınız aşk alevi mi sorusuna ;ateşli bir şekilde evet diyememdi. ateşli demişken bir gün begümle -hazırlıktaydık o zamanlar- bafi ve encılla yüreğimizin ağzımıza geldiği, her encil spayk "aşk sahneleri" ile içimizin pır pır ettiği, siyahı hayatımızın rengi addettiğimiz körpecik günlerimizdeydik. o drussila ben de darla olmaya karar vermiştik. begümden gayet drussila oluyordu hatta pek güzel oluyordu, begümde zaten oldum olası bi goth hava vardı ne yalan söyliyim ama iş bana gelince sıçıyodum sanırım(= ruhen ve bedenen darla ile bütünleşmediğim gün gibi ortaydı willow mu olsaydım ne? bu naçizane anıyı da sizinle paylaştıktan sonra sevgiler paylaştıkça artar, üzüntülerse paylaştıkça azalır önermesi hakkındaki hisleriniz ile sizi baş başa bırakıyorum.

30 Mart 2008

tehlikeli aklın itirafları

saplantı. ben de cidden var bu meretten. hem de baya var. tehlikeli bi biçimde baş gösteriyor. yokmuş gibi davranıyor ama saman altından su yürütmeye kalkışıyor eşşoleşek. ama yakalarım ben hahah. evet bu gün saplantılı bi insan olduğuma karar vermiş bulunmaktayım. günlerimi kendime sıfat ekleyerek geçirmeyi huy edindim. sıfat eklemeyi pek bi sever olduğumdan tek öğesi sıfat tamlaması olan 37 ögelik bi cümleyim artık. gurur duyduğum iftihar ettiğim yok, sağda solda da söylemiyorum ki insanlar kendilerine sıfat bulmaya çalışarak ezilmesinler karşımda teytey. bir de şunu keşfettim ben kesinlikle uzun cümle insanı değilim çok fena sıçıyorum uzun bir cümle kurarken. o yüzden kısa cümlelerle konuşmayı yeğleyen basit bi insan olmayı tercih ediyorum. bir de çok fena bir şeylere takıp ondan başka bi şeyle uğraşamaz düşünemez oluyorum ta ki bi doyum noktasına ulaşıncaya kadar. mesela massive attack dan teardrop a karşı sapık bi dinleme isteğim var. öyle ki dinlemeden bi şey yapamıyorum. matematik çalışmam gerekirken sapık gibi bunu dinleyip önümde açık duran calculusa bakıp ne ezik bi şeysin öyle beyaz sayfalı şişko ruhsuz kitabın tekisin diye düşünüyorum. sonra mahjong win percentage ı %25 ten %100 e çıkarmak için kasıyorum. solitaire de lasvegas skorunu açıp kazancam kazancam bu sefer diye şevket gibi sapıtttığım da oluyor. ayrıca içimde çok pis bir fotoğraf çekme isteği baş gösterdi bu istek beni öylesine sardı ki sonunda gidip banyoda telefonla 'küçük gotik pürü ' temalı fotoğraflar çekerken buldum kendimi. ne kadar düştüğümü düşünmek istemiyorum
ya da düşünüyorum ama çaktırmak istemiyorum. film izlemek istiyorum ama vicdanımın sesi sürekli "maattteeeemaaaatikkkk" diyerek beni engelliyor. lanet olsun keşke matematik de hayatımızda omomatik gibi bi deterjan olmakla yetinseydi. marketten omomatikle çıkarken bi el etmek ona güzel olurdu cidden. bir de hareketimi çekerken moonwalkla çıksam şukela olurdum harbiden.

10 Mart 2008

pabucumun rockçısı

hayatımda ilk kez ilk takışta beğendiğim ilk ve tek güneş gözlüğümün sapı kırıldı lanet olsun. ve bu gün gittiğim gözlükçü hanfendi sikko gözlüğünüzün tamiri mümkün değili kibarca söyledi bana. adam 7 ceddimi tanıdığı için içimde oluşan küfür dalgasını yüzüne sarfedemedim (evet kızdığımda ağzıma geleni söylerim ben ama kendimi tutmasını öğrendim hobar hobar) kulaklarımın sinirimden yandığını hissettim evet. aynı zamanda gözlükçü gözlüğümü eline aldığında ne kadar sikko bi gözlük almış olduğum -affedersiniz- barizdi ve gözlüğü üalden kalma hazırlık ortalama hediyesi kalem kutusuna koymam da ayrı bi sikkoluk örneği teşkil etmekteydi. kanıma -sinyorita bu gözlük size muhteşem yakıştı, bu kadar gözlükten kendinize cidden en yakışanı bulmuşsunuz- diye giren ispanyol çakması adamı bi güzel dövmek isterdim cidden ama dövemiyorum lanet olsun. bu gün pek bir öküzüm hakkaten, sabah odasına biyoloji kitabı almaya gittiğim çocuğa -ben seni bi yerlerden tanıyorum- muhabbeti üzerine -aa evet ben de seni hatırladım etek giymiştin, çello dersi veriyordun- demem denyoluk değildir de nedir? hayır çocuk gözümün önüne gerçekten o hali geldi o an ve dervişin fikri ne ise zikri de odur atasözümüzü bir güzel onurlandırdım. hayır çello desem sadece, niye etek ya da neden çello çalan bi adam etek giyer de sonra ben kendime kızarım? karma buyursun, cevap versin. şahlanan öküzlük damarımı 10000 bc filmine bir gncrtkcllli olarak bi güzel besledim. ikinci sıradan filmi izlemem, m.ö adamların burun kıllarının dizimi hakkında epeyce beni bilgilendirmiş olsa da bir filmi ikinci sıradan izlemek fantastiko yaratıkların gerçekliğine olan inancınızı darma duman edebiliyor ve fantastiko olayları seven bünyemi olumsuz etkiliyor. her neyse filmi çok beğenmedim ama izlerken acayip eğlendim çünkü bu gün öküzlüğüm üstündeydi ve film boyunca sinema salonu hayatım boyunca yapmadığım bir şeyi yapıp bıdı bıdı konuştum. her sahnede -oha, vayy anasını sayın seyirciler, yürü be, hasstir- gibi iğrenç iğrenç yorumlar yaptım sürekli -hömleyen, kummlayan- şaman kadına gülüp durdum. zaman zaman öküzlüğümden sıyrılıp kemik çerçeveli gözlüklü entel yorumlarımı da yan koltuklardaki insanlardan esirgemedim. evet m.ö. 10000 fena halde bilgiliyim lanet olsun. göbeğimi de kaşırım, modern dansa da giderim hıhh!


ps: 19 yaşında, gençturkcelli, sinemayı seven, pazartesileri boş bir insanım. ne diyorsun ?

3 Mart 2008

finally

20 yılın ardından, tecrübelerim doğrultusunda hayatımda bazı şeylere-şey demek istemezdim aslında ama şey işte- hayatımdaki hak ettikleri yeri veriyorum artık. da da da dam.

*en sevdiğim 3 yemek dolma, çiğ köfte ve kıymalı ıspanak*

sofralarımızdan kimse eksik etmesin. eksik edenler utansın. amin.

25 Şubat 2008

expire date

bu gün natural science102 dersi çıkışımda sol bileğimde bi gariplik olduğunu hissettim.
ufak bi şey bileğimin iç kısmında durmuş, ona bakmam "ne lan bu" tepkilerimi almak için beklemekteydi. ufak yuvarlak bir damgaydı. bir saati andırıyordu. tam ortasında "charge battery 2009" yazmaktaydı. kafamda şimşekler çaktı "bu ne" gök gürlemeleriyle. beynimin bi kaç algılama merkezine yıldırımlar düştü bunun bi işaret olduğunu görmem için. her şey anlamını yitirdi bi boşlukta yüzüyor gibiydim evet apollo13 mürettabıtından olmuştum david bowie nin sesi sarıyordu her yanı. belki de tanrı oydu diyordu zihnimin artık sisten iyice bulanmış tarafı. david bowie tanrıysa "labirent" de cennet miydi yoksa. neden hiç melek yoktu beni aydınlatacak istanbul da bir city of angels sayılmaz mıydı lan hani nicolas cage in the black. çimlerde koşuşturduğum yakın plan sarı bayır çiçeklerinden de yoktu etrafta. kimse what did you like best diye de sormuyordu oysa cevabım vardı melekler bile bu cevap karşısında kanatlarını düşüreceklerdi öyle bi cevabım var evet. gerçek neydi yaşamın anlamı bu muydu yani ya da özeti bi gün kolumda bulacağım çıkartma nerden geldiği belirsiz. neyseki uyduruk bi şey değildi. bi teselli evet. neticede ben kolunda "charge battery 2009" yazan 2008 de yaşayan bi insanım. her an her şeye hazır olmalıyım vesselam.

12 Şubat 2008

red nose

canım sıkılıyor burnumu silmekten ayrıca acıyor. can sıkıntısı çeken bir burnum var sanırım. burun murun derken aklıma gogol un yazdığı burun hikayesi geldi. dilşat hoca ilk bahsettiğinde hemen okuyasım gelmişti. tek başına gezinen bir burun fikri hoşuma gitmişti. gogolü sevmiştim. aslında hiçbir şey anlamamıştım hikayeden, bi kaç kere daha okumuştum yine bi bok anlamamıştım ama seviyordum o hikayeyi okumayı. 10 sene sonra da okusam, bi bok anlamayacakmışım gibime geliyor biri bana açıklamadan ama canı sıkılan bir burnun gezmesi fikri beni gayet eğlendiriyor. garip şeylerle de eğlenebilmek güzel bir yetenek kanımca tek sorun ya her şeyin garip olması gibi saçma bir fikre kapılmamayı başarmak ya da gerçekten garip bir şey bulamamak. starman şarkısını çok seviyorum öyle böyle değiil hem de. david bowieye olan hayranlığım katlanıyor. fikret kızıloka olan sevgimde yüksek kıpraşımlar görülmekte şu sıralar. godfather ı nihayet izleyeceğim haberiyle yazıyı bitiriyorum.

otomatik portakal filmimin kayıp olduğunu farkettim eğer filmi size verdiğimi düşünüyorsanız ya da nerde olduğu hakkında istihbaratınız varsa bana ulaşmakta sakınca görmeyin ;)

(!_!)
( ^o ^) --->SAYONARA!
( d__b )

10 Şubat 2008

being "fırat"

hasta oluyorum burnum çeşme nirvanasına erişti nihayet, gözlerim de biber nirvanasına. başım dönüyor sanırım bi de ama dönmüyor da olabilir. baş dönmesi nasıl bi şey tam kestiremiyorum çünkü bence başım dönüyorsa gördüğüm her şeyi dönüyormuş olarak algılamam gerekir ama bense sürekli sanki zıplıyormuşum gibi hissediyorum bu da midemi bulandırıyor hakkaten. başım bile adam gibi dönmüyor kendimi fırat gibi hissediyorum şu anda.

-being fırat- diye bi film olsa, gerçekten alıp bağrımıza basacağımız bir film olurdu heralde. gülen gözleri, neşeli günleri bağrımıza bastığımız gibi basardık. defalarca bıkmadan izler, aynı sahneye 47 kez falan gülebilirdik, kanal değiştirmeye elimiz utanırdı. duvarlarımıza afişlerini asar, afişle her göz göze gelişimizde gülümserdik. afişe bakıp "tatlı rüyalar" demeden uyumazdık. alex, forrest gump diyenlere -bırak ya fırat abi- diye dayılanırdık.

-being fırat- diye bir kitap olsa başucu kitabı yapmakla kalmaz her yere taşırdık. muhtemelen sayfaları kıvrılmış, kirlenmiş, kırışmış bi kitap olurdu aşırı sevgiden. ilk baskısını elinde bulundurmak karizmaya acayip hava basardı. yeniyetmelerin elinde gördükçe önce işkillenir sonra -e fırat tabi- derdik. çok fazla fırat muhabbeti yapıldı mı -suyunu çıkardınız oğlum-, -siz ne anlarsınız, bi halt bildiğiniz yok- diye diklenirdik.

-being fırat- diye kültür mantarlığına malzeme bir şey olsaydı felsefesinden, rozetine kadar her şeyiyle hayatımıza sokardık, yolda görsek sevgi baloncuğu içinde boğanlar bile çıkardı. sonra da utanırdık bu vıcıklığımızdan ama hayatımızdan da atamazdık bir şekilde.

hepimiz fıratız, mikroskobik koca kafalılık foreverr!!!




6 Şubat 2008

hayata dair iç burkan detaylar

*gördüğün her sokak kedisine eve götüremeyeceğini bilerek dakikalık bir şefkat göstersinde bulunmak, kedileri kandırmak suçu anneye atmak

*yalnızlık tribine girip hüzünlü bir şarkı açtığında üst kattan gelen göbek atmalık şarkıya önce sinir olmak, sonra bilgisayarda daha oynak bi şarkı bulma hırsına girip bulamamak

*karnında zıplaşıp duran açlık kurtlarını bastırma coşkusu ile eve girilip buzdolabında kardeşinin bıraktığı kırıntılarla avunmak

* gece boyunca sızlayan yanık parmağa derman olsun diye evde merhem aramak ve sonuçta colgate diş macununa kalmak

*en sevilen çorabın tekinin akıbetinin ne olduğunu bilememek

*gelirken kepekli ekmek al denilen kardeşin poşetten tam buğday unlu ekmek çıkarması

* akşamları iki bölüm ard arda dizi mi izlesem yoksa film mi deyip önce filmin başlaması ile şansını onsan yana kullanmak, sonra dizi başlayınca ona yönelmek ama dizi bittiğinde pişman olmak

* evde tek başına gerilim filmleri izlemek,tüm gerilim filmlerinin başından her şeyi bilmek ve bunu söyleyip ego kaldıracı olacak birini bulamamak

*hiç trene binmemiş olmak

*hayata dair iç burkan detaylar listesini yaparken hevesi kaçmak ve bir madde daha bulamamak

30 Ocak 2008

the great gig in the sky

neden bloga yazmıyorum üşengeçliğimden dört bi yana kaçan yazma isteğimden olabilir. gidip yakaladığım anda yazacağım elbet.

ayrıca kendim hakkında konuşmayı aslında hiç sevmediğimi farkettim. niye insanlar bana sormadan anlatayım ki?