21 Aralık 2011

Freud'u aldattım.

Dün gece rüyamda Thom Yorke'u gördüm. Takım elbise giymiş, göz kapağını düşürmüş halde büyükbabamlara gelmişti. Neden ordaydık bilmiyorum? Bizimle yemek yedi, hal hatır sordu ve sonra biz içerdeki odaya geçtik ve bana gerçekten hiçbir fikrimin olmadığı bir konuda kısık sesle bir şeyler anlatmaya başladı, ben de bi bok anlamıyordum ve anlamadıkça strese giriyordum. Sadece başını sallayan dolmuş süsü köpek gibi olmak istemiyor acaba arada "evet", "ham", "hum" yapsam mı diye düşünürken bana gözlerini dikip "neden seni düşünmeliyiz ki" diye sordu. O zaman anladım benimle mülakat yapıyordu eşşoleşek.

Thom Yorke, dün akşam neredeyse asırlar sonrası dinlemiş olduğum "I ve seen it all"un etkisiyle bilinçaltımdan fırlamıştır KESİN. Kısık sesle konuşulmasından zaten hoşlanmam ve gerçekten birisi kısık sesle konuştuğunda hiçbir şey anlayamamak gibi yeteneğim var ve evet bu gün mülakata girdim. 

19 Kasım 2011

Ben bir garip yolcuyum.

S'nin babası yıllarca ünlü (dereceli olabilir) bir sanatçının yanında çalışmış, sonra da yollar ayrılmıştır. Ancak aralarındaki iş ve göreceli tanıdık eş dost hukuku baki kalmış olup, S'nin babasına işi düştüğünde arada birlikte çalışmaktadırlar. S'nin çekirdek ailesi bu sanatçı ve onun gerek çekirdek gerek sektörel familyası ile tanışıktır. Ancak bu tanışıklık resmi selamlaşmalar ve birkaç ziyaretten ibaret olmaktadır. Ama bu akşamdan sonra S hikayenin seyrini olmasa da boyutunu biraz olsun değiştirmiş olabilir.

S, Doğuş'un çiçek açmasıyla, annesinin kendine has tarzı ile çektiği çocukluğunun saksı diplerindeki fotoğraflarının masumiyetinin zedelenmesine içerlenmiş oturmakta iken S'nin babasının telefonu  her çalışta perde perde yükselen gıcık zırrrrrrrrr melodisi ile konsol üstünde bas bas çalmakta, S tabiki de cep telefonları hayatına çocukken giren biri olarak her telefonu açmak gerekir düsturu bulunmadığındından kıçını kımıldatmamakta, en heyecanlı, en arabesk duyguların zirvesinde gezinen Adını Feriha Koydum'u merakla beklemektedir. Ama annesi tabiki telefonu açmak konusunda aynı fikirde olmamış ve taarruza geçmiştir. Telefona yaklaşıp ekrandaki ismi görünce "yaa E arıyor sen aç ben konuşamam şimdi" diye tutturmuş, kızına itinayla yaydığı kıçını oflata puflata toplatmıştır. S konsolun yanı başında dikilir, annesine son bir öfkeli bakış attıktan sonra, sesini temizleyecek bir nefes alıp vermeden sonra telefonu açar:

S: Alo
E: İyi akşamlar.
S: İyi akşamlar.
E: Kiminle görüşüyorum.
S: Ben S.
E: Aa S. nasılsın ?
S: İyiyim teşekkür ederim, siz nasılsınız?
E: Ben de iyiyim ben dedeni sormak için aramıştım, nasıl oldu?
S: Bu gün hastaneden çıktı kendisi, daha iyi ama hala hasta tabiki. (Sanki yaşlılar iyileşirmiş gibi)
E: Ben merak ettim, onun için aradım babanı, geçmiş olsun diyeyim dedim.
S: Teşekkür ederiz. Babam da onun yanında şimdi, telefonunu almayı unutmuş.
E: Peki kızım iyi akşamlar.
S: İyi akşamlar.
E: Eee S sen nasılsın ne yapıyorsun bu arada?
S: Ee evdeyim, işsizim. 
E: Aah evet ben sana bir görüşme ayarlayacak idim hep aklımda kendisini de aradım ama işte vsvs...
S: Biliyorum.
E: Ahh evet evet ben üzerine gideceğim sana bir şey bulacağım merak etme.
S: İlginize çok teşekkür ederim
E: Evet yapacağım bir şeyler. İyi akşamlar...
S: İyi akşamlar...

S kardeşinin ve annesinin gülen suratlarına, suratındaki amaan ne umutlanacam,  sallaaa ifadesiyle karşılık verse de yine de yavşak yavşak gülmüş, hayatının ilk, belki küçük bir ihtimal mesleki olabilecek yavşamasını gerçekleştirmiştir. S, tabiki kimseye bel bağlamayan karizmanın bir insanı olsa da, çocuklarına bir gün bu şahsı tvde gösterip "ahanda ben buna bana iş bul dediydim bıdıbıdı" diye anlatacak olmanın hayalini tatlı tatlı kurmaya başlamıştır.

Ben konayım bereketine, siz oturun kerevetine.

14 Kasım 2011

Ölüm değildir hayatın en müşkül işi, müşkül odur ki ölmeden evvel ölür kişi.*

Kürdilihicazkar makamında şarkılar dinleyip neşelenerek uyumak vardı ama hayatımdaki herkesde bir hüzün bir gam bir keder. Bir yaprak dökümü olacak yakında aile ağacımızda, hangi yaprak ilk düşer bilinmez ama bu gerçeği bu denli hissetmekten başka bir şey gelmiyor elimizden ya da sindirememekten. Hangisini daha çok sindiremiyorum şu raddede ben de bilemiyorum.Son nefesini vermek üzere olan bir adamı kurtarmak için yardım çağırmaya gittiğinizde kimsenin olmaması mı, ambulans görevlilerin büyükbabanızı ambulansa "ağır" buldukları için taşımama isteği mi, meraklı gözlerin camlarda birikip sonu her halükarda acıklı bitecek bir hikayeye tanık olma istekleri mi? Benim en çok suçluluk duyduğum, bırakıp kaçıp gitmek istediğim an ise akciğer hastaları ile dolu bir koğuşta nefesimi sessizce alıp, bıraktığımda hissettiğim güçlülük/acizlik. Ben tüm o dezenfekte edilmiş burnuma ziyadesiyle çürümüşlük olarak gelen kokuyu terkedebilirken, aslında o kadar terkedilemiyor oluşu o kokunun. Sinsice dolaşıp, ağızlardan burunlardan içe dolup daha da hasta ediyor. Bana gülünç gelense, Adalar'ı gören hastane balkonuna her çıktığımda, "Sessiz Gemi"yi beklemek için bundan daha iyi bir mekan olmaması düşüncesinin zihnime dolması.Zira 7. kattan Adalar manzarası ufukta bir geminin belireceği sanrısını her an uyandırabilir. Artık birisi için dileyebileceğim en iyi şeyin huzurlu bir son olduğunu, hastanelerinse  en ürkütücü mezarlıklar olduğunu biliyorum.

*Yahya Kemal Beyatlı.

17 Ekim 2011

TAŞINDIK-hep demek istemişimdir-

artık bu adreste yazmayacağım.

ama şurda yazıyor olacağım.

hicbirseyprensesi.blogspot.com

blogspottan vazgeçmem evet.

siyu.

Ben Seni Unutmadım Sonbahar;Kadim Dostum

Yazdan sonra bir sonbahar vardı bilmem hatırlar mısınız? Hani hava yine de güneşli olur ama ceketsiz çıkmazsın sokağa, sağda solda kestanecileri görünce ellerini ovuşturursun, balık mevsimi geldiği için iştahlanırsın, güneş batarken son damlaları üstüne düştüğünde mutlu, yağmur yağarken içerde olduğunda şanslı hissedersin. Dostum nereye gitti bu mevsim? Ben mi kaçırdım?

Bu gün kitap almak istedim, gerçekten istedim ama. En son kitabımı iki ay önce okumuş olmama ve senelerdir okumayı ertelediğim 3-5 kitabım olmasına karşın kitap alayım dedim. Neticede aldıkça tatmin olan bir insan değil miydik, hepimiz. Cüzdanım dolu iken değil, onu boşaltırken aydınlanırdı çehrem. Önce uzaktan beğendim, elime aldım, sayfaları çevirdim, arkasına baktım, küçük etiketi aradı gözlerim ve 19,75i görünce hızla boşaldı düşüncelerim. 250 sayfası olmayan bir kitaba bu fiyatı biçmek yürek ister dedim. Hem yeni mezunum hem de işssizim. Diplomamı gerçekten elime alana kadar, "öğrenciyim" yalanımı akbil bayilerine, sinema gişelerine yediriyorum. Kitabı rafa bırakıp baktım:  Dürüst olalım muhtemelen seni bir kere açacağım bir kere okuyacağım. Çünkü ben tekrarlara inanmam. Benden sonra belki bir kere daha açılırsın. Sonra odamda tozlanmaya bırakırım seni, bir gün belki bir muhabbette denk gelirsin, bahsederim senden. Belki bir alıntı bile yaparım, referans da verebilirim ortamına göre. Ya da apansızın karşıma çıkarsın, birinin evinde gözüme takılırsın, izlediğim filmde gizli reklamın yapılır, bir bakmışsın ki film sensin ya da sevdiceğin en sevdiği kitap olursun belki. Bana verebileceklerin özetle bu kadar, tüm bunların karşısında "okudum" hazzını birkaç saniyelik yaşatabilmek bilemedin birkaç dakika. Daha fazlası değil, bir ömür seninle tatmin olmayacağım bariz çünkü. Şimdi 20 lira edebilir misin? 

Bu gün için etmezsin.

Mandalina kabukları bu gün de birikti, itinayla bir aydır yeri komodinin üstünde sabit kitabın yanına. Bu vurdumduymazlık turuncu.

10 Ekim 2011

Brainstorming

Hep aynı manzaraya maruz kalmanın getirdiği esriklik. Ben kurtulmak istesem de yapamayacağımı bilmek. Sınırların dayanılmaz varlıkları. Asla yaklaşamamak. Yaklaşınca korkmak. Hep aynı hikayeyi dinlemenin verdiği bıkkınlık. Her dinlediğinde sıradaki kelimeyi bilmek ama söylememek. Yine de söylememek. Mühürlenmek. 

21 Eylül 2011

Selam Olsun

Nerdeyse 5 senedir düzensiz bir şekilde blog tutmaktayım. Ancak tuttuğum blogu o kadar güncellemedim ki son zamanlarda, çareyi kendime yeni bir blog açmakta buldum. Eski kullanıcı adımdan, profil resmimden de kurtuldum. Taze bir başlangıç yapmak için bunlara gerek var mıydı, cidden bilemedim. Blog yazmak için benim için ergen yansımalarımın artık ergen sayılmayacak bir yaşta olmama karşın seçmelerinden ibaretti. Bu güne kadar hep nasıl sıkıldığımı yazdım. Hep de sıkılmışım amk. Ama bundan çok pis fena sıkıldım, ifrit oldum.  Artık düşündüğümü yazacak, imla kurallarına dikkat edecek, sıkılmayacaktım ve torunlarıma göstereceğim bir blog yaratacaktım. Aklımda bunlar vardı velhasıl, başladım, ben üşenmez yazarsam siz de üşenmez okursanız seviyeli bir ilişkimiz olabilir. Hatta memnun bile olabiliriz ve belki yeterince yazarsam ve okursanız bir gün şirinleri de görebilirsiniz. İlk yazımı gereksiz uzatmama gerek yok. Siz hoşça kalın ben de gideyim şimdilik.

26 Temmuz 2011

miskin sendromu

türk'ün yazlıkla imtihanı, başaramadığım tek imtihan sanırsam. 3 haftadan sonra yazlıkçı genlerim, kayboluyor elimde değil. gördüğüm her mavilik içimi bayıyorsa, bir şeyleri gereksiz uzatıyoruzdur bence. ayrıca sınırlı internet bu devirde bir dert değil de nedir, diye sormak lazım. ya da bütün alınası gazetelerin tükendiği ve çirkin görünümlü ekmeklerin kaldığı bir anda bakkala gitme hüznünü, hangi mısralarda bulabilirim? hiç değişmeyen yazlık belde çarşılarına da kıl olayım izninizle. sivrisinek hususuna değinmedim, çünkü kendisi memleketi sıkan meseleler arasında bir ilk on klasiği. bir de karpuz kes kes nereye kadar yani, daha usturuplu yemesi kolay bir yaz meyvemiz olamaz mıydı?

4 Temmuz 2011

hiçbir şey prensesi

gez toz dolaş. içine çek, nefesi ver. gözlerini gökyüzüne bakarak kapa, su altında aç.  rüzgara karşı terle, gölgede sakinle. fısıltıyı duy, hışırtıyı sev.  lekelensin elbiselerin, çillensin tenin.sayfalar karışsın, tek satır akılda kalmadan. eskisin müzikçaların, çekmesin telefonun. günde yorul, geceye sokul. gemilere bak, yıldızları say. bölünmesin uykun, seyri olsun düşün. dilinde tat, elinde keyif, kederin eksik. sohbetlere uzak, sorulardan kaç, okeyde taş çal, tavlada kral. ege'de sırtın, midilli'de yüzün. yer gök mavi bir de gelirse birisi, burda sensin hiçbir şey prensesi.

25 Haziran 2011

arzular şelale

şimdi ben lafa dalacam ve bir yerden çıkıcam. o yere kadar dayanabilirsen ne ala. yoksa da pekalayı da ben demem artık.
bu gün yanık bir burun ve hayatımda sahip olduğum en güzel bir çift yüksek topuklu (bana göre) ayakkabı ile döndüm eve. her zaman yanık bir burnum ve yüksek topuklu ayakkabım olmadığını bilenler ve bilmeyenlere, yarın mezuniyet törenimin olduğunu  bildiririm.  ben erasmustan döndüm ve hayat devam ediyor. bu gün onlarca kez erasmusumun güzel geçtiğini, gezip, eğlenip yattığımı belirten cümlelere döktüm. hadi anlat deyince anlatılacak pek egzantrik hikayelerim mevcut değil bir iki yolculuk hikayesi, edinburghtaki hayalet turlarının yıldızı olmam ve  amsterdam'daki  başkalarının beni anlatınca güzelleştiği malum deneyimler haricinde dişe dokunur bir seyyahlığım yoktu. giderek domestik bir hal alan halet-i ruhiyeme bilmem oralardan hasıl oldunuz mu? neyse işte ben mezun oluyorum ve bir altın bileziğimiz olmadığı hususunda bölümdaşlarım (zira meslek sahibi olamayanlar olarak ancak bölümdaş olabiliriz şu hayatta) ile mutabakata vardık (böyle kelimeleri kullanabildiğim zaman mutlu olduğumu da biliyor musunuz). şimdi kariyer hedefleri, CV ler falan korkutucu kelimeler bunlar. yani çalışmak için çok genç,  okumak için de çok yaşlı değil miyim? 23 yaşında hayattan beklentilerim minimum düzeyde seyrederken iş bulmak, para kazanmak, geçinmek, ben iş bulmadan mezuniyet hezeyanı ile benden harçlık uman kardeşimi teselli etmek falan nedir yani? bu gün okulda itina ile öğrendiğim küsuratı mühim değil belirlenmiş kariyerler,  hayatlar falan fazlaca üstüme geliyordu herhalde, ben bi şey yapmicam derken. o değil de insan babasından para isterken  gururlu ve mağrur olmanın da yollarını bulabilir gibime geliyor. geliyor da bu da beni baya küçük bir insan yapıyor galiba. oysa ben yazlık beldelerde kendimi hayata bağlamayı zeytinyağlılar yapıp, zeytinyağlılar yemeyi, bir de suratımda patlayan taze bir esinti ile yazları bekleyen kitaplarıma gömülmeyi ve bir de deniz tuzunun üzerimde kurumasını hayal ediyordum sadece.

hayaller küçük insanlara gelsin buradan.

5 Haziran 2011

kalbim edinburgh'ta kaldı.

diyebilirim. dedim de. ben başka şehir sevmem diyordum. ama sevdim. ayrıntıları ile yazacağım bir zaman. hakkında konuşmayı kestiğimde.

24 Mayıs 2011

17 Mayıs 2011

minimalizm

şu an üşüyorum ve mutsuzum. ve bu gün marketten 1 adet limon çaldım. self-checkout kasada her şeyi yapmak mümkün. eve gelince mercimek çorbası pişirdim. sıcak ve güzeldi. içine limon da sıktım. sonra ısıttığım ekmeğimi de yanıma aldım odama çıktım ve vedat milor'lu program eşliğinde höpürte höpürte içtim. vedat milor, sinop'taydı ve mantı yedi, ben de geçen yaz ordaydım ve çokça mantı yemiştim. vedat milor mantıyı çok sevmedi ama kibardı ve elleri titriyordu, artık bir doktora git adam dedim içimden. bense, sinop mantısını sevmiştim, zaten sinop güzel bir yerdi. mantısı niye kötü olsun?

2 Mayıs 2011

bana dizini söyle sana kim olduğunu söyleyeyim.

geçenlerde radikalde "leyla ile mecnun" ve "behzat ç." adlı dizilerin akıllı gençlerin tercihi olduğunu belirten bir yazı vardı (nokta)

28 Nisan 2011

çöküş ve kabulleniş.

şu aralar sıklıkla bu güne kadar verdiğim en büyük savaşın, gavur ellerde memleket yemeği yapma girişimlerimin olduğu kanısındayım. ben korkunç yemekler yapan ve sevimli suratı ile sizi onları yemeye zorlayan bir ev sahibesi olmayacağım kanısındayım. nitekim o sınavdan pekçok kez geçtim. ancak bulunduğum yerdeki malzeme sıkıntısını ve maliyeti azaltma zorlamalarım beni yaratıcı olmaya itiyor ki çok da başarılı olduğum bir alan değil kendisi. mesela bu gün zeytinyağlı pırasa girişimim ve elimdeki basmati pirinci, pırasalı pilav olarak ortaya çıktılar. basmati pirinci ilginç bir şey yani neden pirinç diye düşünebiliyor insan orta ateşte pişen yemeğin başında.

aslında sonuç hem lezzet hem de ekonomik olarak tatmin edici idi ve 2 gün boyunca beni yemek yapmaktan alıkoyacak kadar pırasalı pilavım mevcut.  ev ekonomisi diye de bir ders vardı vakti zamanında. hala varsa ben tecrübelerimi genç kuşaklarla paylaşmaya hazırım. yeter ki ekonomik ve lezzetli olalım.

26 Nisan 2011

dondurma çocukları kandırma.

hayatta hayır demeyeceğim bir şey varsa o da dondurmadır ve günün her saati makbuldür benim için.

bu gün ev arkadaşım benjamin kapımı çaldı, bilgisayarımın dns ayarlarına bakacakmış. ancak yapmayı beceremedi çünkü yanlış commandi girdi command prompta. sonra ben nerden öğrendimse, doğru commandi girip ayarları verdim. bu arada benim bir sosyal bilimci hiç de geek olmayan bir insan olduğumu, benjamininse makinelerle ilgili bi halt okuduğunu belirtelim. ayarları not edip odasına giren benjamin, 5 dakika sonra gelerek bana teşekkür etti ve dondurma ısmarlayacağını söyledi.

akşam ben &jerry's le geçirdiğim keyifli dakikalarsa  kıssadan hisseydi.


5 Nisan 2011

seyyah.

yarın yola çıkıyorum. önce londra'ya sonra almanya'ya sonra ispanya sonra hollanda ve sonra da belçika'yı hedef alan bir rotam var. rotamız demek daha doğru tabi yolculuk heyecanı yok, almanya'da kuzenim de yiyeceğim ev yemekleri heyecanlandırıyor belki. belki ecnebi bir diyarda olduğumdan başka ecnebiyetlere gidiyor olmak o kadar da heyecanlı gelmiyordur. evet neden olmasın. şarj etmem gereken bir telefonum, bir mp3üm ve bir de fotoğraf makinem gelin görün ki ama sadece bir dönüştürücüm var. her detayı hüzünlü bulabiliyorum bazen. eşitsizlikler gibi. dün de caroline bize veda etti, ilk kez erasmus olmanın burukluğunu duyumsadım desem yeridir. bi daha tabiki görmeyecektik birbirimizi. ama vaat edilmiş sözlerin havada  uçması kadar güzel vedalar vardır.

kepli fotoğraf çektirmeyerek ve yıllık almayarak mezun oluyorum ne gururluyum ne de buruk. kepli torun fotoğraflarının olduğu rafta ben olmayacağım dostum.

neyse güzel yolculuklar ve gezmeler falan dileyin ve dağılın canlar.

2 Nisan 2011

duvar.

bu gece yılmaz güney'in duvar'ını izledim. gece halen devam etmekte. güneş burada alışık olduğumdan daha geç doğacak. ancak gözümü her kapadığımda filmi baştan sona izliyor gibiyim. gözlerimi kapatmak istemiyorum. çünkü katlanamıyorum. oysa gördükçe duydukça üstüne gitmem gerekiyor değil mi, oysa kaçıp bildiklerimizi de gömmeyi yeğliyoruz çoğunlukla. çünkü aslında o kadar "duyarlı" olmayabiliyoruz. ben kapayamıyorum gözlerimi çünkü tecavüz görüntüleri gitmiyor zihnimden bu gece. ben katlanamıyorum tacizlere, tecavüzlere, şiddete katlanamadığını beyan eden herkes gibi. ama daha çok katlanamadığım bir şey varsa o da sessiz kalmak, susmak. susmayı erdem olarak bildirmek insanlara.

benim bir arkadaşım vardı, parkta oynadığım  arkadaşım. bir gün yok oldu. sessizce gittiler. evlerinin arka bahçesindeki kullanılmayan bir odunlukta başlayan hikaye yüzünden. kimse konuşmadı onları. yıllar sonra öğrendim niye gittiklerini, çünkü o gün herkes susmayı tercih etmişti ha bir de çocuklarını evde saklamayı. benim annem öyle yaptı en azından.

neden bunu yazma gereği duydum bilmiyorum, kaybolan çocukların aslında o kadar uzağınızda olmadıklarını düşünmeniz için mi,olabilir. ben saklamak istemezdim o gün olanları sadece. çocukların omuzları üzerine bindirilen sessiz yükler kalksın istiyorum. daha fazla çocuk kaybolmasın istiyorum. adalet isterken çocukların da sesi olalım istiyorum. bir duvar da biz örmeyelim istiyorum.



17 Mart 2011

babamız bizi sevmedi çirkiniz çirkiniz çirkiniz

buraya yerleştiğim ilk hafta gittim termos bardak aldım ama öyle starfucks falan değil, metal sıcak tutma potansiyeli taşıyan bardak. 2 pound mu neydi. işte şu an onun içinde buz gibi bir çay var. acımış çay üstelik. yılmadan içiyorum belki çayın içinde bilmediğim bir madde beni ayık tutar da 1600 kelime daha yazabilirim kalan 14 saatte diye. of. 90lara ait ne kadar boybandimiz varsa hepsini sıraya dizdim dinliyorum. ayna, kim bunlar, grup destan. bir yandan da dr mario oynuyorum, evet atari oyun delisiyim hala ve taglendiğim ve besili hayvan gibi çıktığım fotoğraflarıma üzülüyorum. ayrıca iki günde 230gr lık çikolatayı yedim. sanırım dişlerim de çürüdü blog. ödev yaparken fiziksel olarak çirkin düşüyoruz sanki. 

evimi özlemedim. istanbul'u da. önce özledim sandım, ama özlediğimi sanarken buraya alıştım blog. bu gün st patricks day. yeşil giyiniyoruz gençler havası var sokakta. her şey çirkin bu gece allahım. 

9 Şubat 2011

günde kal

şimdi kütüphanenin silent study adı verilen kısmındayım. büyükçe bir salon içersinde çevrilen sayfa sesleri, klavye tıkırtıları ve gıcırdayan kapı eşliğinde dünyanın en sıkıcı makalelerinden birini okumaya çalışıyorum. tam karşımda dar bir pencere var ve pencere student guild'e giden yola bakıyor. yolun üzerinde birkaç çadır kurulu, bir sürü öğrenci üzerlerinde sloganlar yazılı renk renk tişörtleriyle ellerinde flyerlarla bekleşiyor. çünkü öğrenci birliği seçimleri var ve yüzde yetmişi üniversite gençliğinden oluşan bu şehirde bundan daha heyecanlı bir olay yok şimdi. kendi okulumun öğrenci birliği seçimlerinde zoraki, rica mica bir kere oy kullanmış ben için alışılmadık bir durum. hava da alabildiğine kapalı ve tam adına yaraşır bir şekilde kasvet yuvası haline geldi okul.

ama kütüphane güzel.

faydası yoktur gözlerdeki yaşın

buraya geldiğim ilk günlerde, ingiltere pahasından sığınıp aldığım ucuz ve bir o kadar boktan kahvenin gazabına uğradım. saatler 2:57yi gösteriyor ama benim uykum bütünüyle kaçmış halde. normalde kahve benim için uyku açan bir araç değildir. sabahlayacaksam yanıma 1,5 litrelik kola alırım çünkü kola hakkaten uykumu açar. zift gibi kahveler yapıp içtikten 10 dakika sonra mışıl mışıl aralıksız uyuduğumu bilirdim. bi de 1 kupa sütün içine 2 kaşık karıştırıp içtim, içtiğime kahve bile denmezdi yani. mutsuzluğun tanımı oldun benim için 1 poundluk maxwell kahve.

 bu vesile ile de size buradaki adresimi yazıyorum. her ne kadar mektup yazmasam da, siz yazarsınız belki, sonra ben de utanıp cevap yazarım.

12 Brunel Close St Davids  Exeter/ Devon EX4 4BT UK

25 Ocak 2011

ingiltere'de sabah türküsü

Saat burada 7'ye 10 var. Her ne kadar günlerdir saatin kaç sorusuna hiç de dijital olmayan saatime bakıp, dijital cevaplar vermem, aslında zamanı söylemenin sadece Türkçe'de güzel olduğu hissini veriyor. İngiltere'ye geleli bu gün 9 gün oluyor. Sanırım İngiltere, bütün ön yargılarımızı taşıyabilecek bir ülke. Kibirli, ukala soğuk insanlar, inanılmaz pahalılık, dakiklik mevzusu ve Weber'i ağlatacak bir bürokrasi kafesi ve alabildiğine kapitalist mantığına oturtulmuş bir hayat düzeni. Pek bir kültür şoku yaşadığımdan söz edemem, zaten insanların farklı olacağını bildiğiniz bir yere gidiyorsanız neyin şokunu yaşarsınız daha bilemem. Ama bir yemek şoku yaşadığım kesin. Ben böyle kötü tatlı sebze yememiştim daha, sebze adına yediğim her şeyin aynı plastik tada sahip olması neden dünyanın en ince kitabının İngiliz mutfağına ait olduğunu açıklıyor. Damak zevkinden kesinlikle yoksun bir millet, bence kendi adlarına büyük bir kayıp. Bir diğer küçük çapta şokum ise, Erasmus'ta tanıştığım insanların -Almanlar ve Fransızların büyük bir bölümü hariç-, inatla bizleri Arap sanmaları, dostum ben ne Arapça konuşabilir ne de anlayabilirim dediğim zaman, yüzlerindeki şaşkın ifade ile ama Ottomans were Arabian? demeleri, benimse artık 87. kez tekrarlamak zorunda kaldığım, Arap değildi Osmanlılar, sadece Arap topraklarını da içeren büyük bir imparatorluktu cümlesi. Koreli bir çocuğun ama dininiz aynı, demek size Arap denmesinden hoşlanmıyorsunuz niye diye sorması üzerine, ben seni Çinli diye çağırsam hoşuna gider miydi demem üzerine çocuğun faşist düzeye varan bir Kore milliyetçisi çıkması üzerine, Asya halklarında görülen birbirini aşağılamanın vahim boyutları beni gerçekten şaşırtmıştı dostlarım. "Kurtlar Vadisi Kore" ile yan yana oturuyormuşum yani. Anlayın artık. Koreli Han'ın daha sonra tüm büyük spor takımlarımızı tanıması ve Kore'ye giden askerlerden ötürü bizi sevmesi, rakının içerdiği alkol oranını öğrendiğinde "çılgın türkler" demesi ve gün sonunda aldığı Türkiye formasını göstermesi aslında ne kadar iyi bir kültür elçisi olduğumu göstermiyor mu? Bir de durmaksızın biralardan söz eden ve Türkiye'nin İran ve Irak'la komşu olduğunu öğrendiğinde baygınlık geçirecek gibi olan, siz de Hollywood filmlerini bizimle aynı zamanda mı izliyorsunuz gibi sorularıyla oryantalizmde tavan yapmış bir Belçika köylüsü var ki, kafası duvarlara sürtülecek cinsten.  Bir insanın kendini bu kadar ifade etmek zorunda kalması çok sıkıcı olabiliyormuş. 
Ama iyi ki Orta Doğu'da doğup büyümüşüm, her boktan haberim var bu sayede. Her şeyin ortasında olmanın ve saçma sapan ön yargılarla dolu olmamanın şerefine. 

19 Ocak 2011

melankoli demlemece

Bazen bir elbise görünür gözüne bayılırsın hemen alıp üzerinde görmek istersin, içinde kendini hayal edersin güzelce ama sonra giydiğinde dönüp aynaya baktığında hüsrana uğrarsın. Sen hariç başkalarının üzerinde güzel durmasının anlamsızlığı düşer gözlerine ama o elbisenin sana ait olamayacağını bilirsin artık. Şimdi hayatım hakkında tamamen böyle hissediyorum. Üzerime bende eğreti duran bir elbise geçirmişim gibi.

13 Ocak 2011

derdim var çocuk

Vizemi son dakika itibariyle faks, telefon, email gibi iletişim araçlarına günlerdir abanarak almış bulunuyorum. Cumartesi terk-i diyar eyliyorum. Sevinçli sevinçli pasaportum çantamda eve geldim. Bakkala girip, Ali amca ile vedalaştım. Sonra, bavullarımı almak için bodrum kata indiğimde, ailedeki en cillop bavula Sinop gezisi vesilesiyle sahip olan ben, bavulumun çalındığı gerçeği ile baş başa kaldım. Yüzüm gözüm toz içinde karıştırmadığım yer kalmadı bodrum katında ama yok yok yok. Bi insan niye boş bavulu çalar, ya da çalmak için bula bula bavul mu bulur? Sonra aklıma geçen aylarda apartmana hırsız girdiği ve bodrum katta küçük, kimsenin önemsemediği şeyleri çaldığı geldi. Adam çalmış çırpmış, çaldıklarıyla da bavulumu doldurup gitmiş resmen. Kimseye dokunmadı ya bu hırsızlık ben hariç, daha bir şey demiyorum.

Evet yarın hiçbir şey bilmediğim Ortadoğu sınavım var, çarşambaya yetişmesi gereken ama daha benim araştırma bile yapmadığım 15 sayfalık paper var. Very nice günler geceler beni beklemekte.Halledilmesi ivedi olan parasal mevzular var. Her şey son dakikaya kaldı resmen. Vize çıktı çıkacak derken kaynadım gittim resmen. Bu gün vize merkezinden çıkarken, yaşlı bir beyfendi bana yaklaşıp kaç günde aldığımı sordu yemin ediyorum ağlamaklıydı.  Bavul bile toplayamıyorum lan, isyanlardayım. Bundan önemlisi büyükbabam hastanede ve gidemeden son bir kez onu görememek ihtimali var. Akşam hastane kapısında yatacağım sanırım. Ya ben İngiltere'de iken ölürse diye bir yandan da ihtimallerle darlanmak var.

Derdim çok çocuk.

12 Ocak 2011

ağır çekimin dayanılmazlığı

Hayatta çok sinirinize dokunan, katlanamadığınız bir şey vardır ya muhakkak, oturduğunuz sırada birinin ayak sallaması, sessiz ortamda yükselen mırıltılar, periyodik sesler, çok yüksek sesle konuşanlar, telefonu hiç susmayanlar, iett otobüslerinde ittirenler, şehirlerarası otobüslerde maç seyredilmesi, unutkanlar, söylediklerinizi anlamayanlar gibiler. Benim katlanamadığım ise bekletilmek. Beklemek kadar sinirimi bozan başka bir şey yok. Resmen sinir harbine girişiyorum kendimle. Beklemenin her türlüsü ayrı bir karın ağrısı benim için. Hiçbir zaman bir yerde oturup arkadaşlarını bekleyenlerden olamadım, denedim çok kalamadan kalkıp gittim, geç gelen otobüsü de beklemedim hiç, cebimdeki son para olsa dahi o dolmuş veya taksi parası düşünmeden verdim. Canım bir yemek çekti mesela ama gittiğim kafe ya da restoran çok kalabalık vazgeçerim hemen, başka yere giderim. Banka da işim mi var, sıra da çok uzun orda beklemem hayatta, ya başka gün gider çok çaresizsem de sırayı kaçırmayı yine göze alarak civardaki yerlere takılırım. Sıcak su geç mi geliyor musluktan, soğuk suyla da yıkanırım. 

Diyebilirsiniz hiç mi bir şey beklemedin, sınav sonucundan tut ne bileyim başka bir şeye, birini ya da bir mektubu, bekledim evet ama aklımdan çıkararak. Tamamen onu beklediğimi unutarak. Sabırsız değilim sadece beklemeye hiç tahammülüm yok. Şimdi İngiltere vizemi yana yıkıla bekliyorum ama resmen,güya cumartesi uçağım var, finallerim inanılmaz derecede sıkışmış vaziyette, daha bavul toplanacak ama ben beklemek zorundayım. Bu bekleyiş yüzünden de elim hiçbir şeye gitmiyor resmen, vize vermiyoruz desinler razıyım hatta öbür boyu hiç almasınlar da beni krallıklarına ama şu saçma bekleyişi çektirmesinler, beni belirsizlikten tüketmesinler. Aklımdan da atamıyorum ki her gün ayrı bir mail, ayrı bir sorun, şu Erasmusa harcadığım zamanı başka bir şeye harcasaydım, bu kalıbı kullanan herkesin bir şeyde ustalaştığı gibi ben de bir usta çıkardım başınıza. 

Peki ya bekletir miyim, eskiden bekletmezdim ama artık bekletiyorum, ben bekleyeceğime onlar beklesin dimi. Ben Godot olmayı seçmedim dostum.

6 Ocak 2011

süleyman vs süleyman

Yılbaşı öncesi ve hemen akabindeki yeni yıl dilek, eski yık bilanço postları furyasından sonra bir Süleyman'dır almış başını gidiyor. Dizikolik bünyemin verdiği heyecan ile ben de bu diziyi merakla bekledim. Gülben (H)ergen'li Hürrem faciasının zihnimde yarattığı tahribattan olsa gerek merakım Hürrem üzerine değil de, diziyi nasıl verecekler, diyaloglar, kostümler nasıl olacak, tarihi olayları nasıl anlatacaklar gibi tamamen teknik kısımlardaydım. Boru değil, fragmanlardan eli yüzü düzgün bir şeye benziyordu bence. Yoksa Süleyman'ın haftalık skoruna google'dan da erişebilir, RTÜKsüz ortamda fantezileşebilirdik değil mi?

Benim naçiz görüşüm oyuncu seçimi isabetli. Ama gönül isterdi ki, Kanuni'yi şöyle haşmetli kemerli burunlu biri oynasın, alamet-i farikamız yerini bulsun. Bence Halit Ergenç'e plastik bir makyaj çekseler fena olmazdı. Hürrem tombulmuş, cariyeler maşalı saçlıymış, kıyafetler çok rereröymüş mühim değil. Siz hiç Topkapı'da sergilenen kıyafeleri görmediniz herhalde, orijinaline o kadar sadık kalsalardı yüzüne bakmazdınız be devasa kaftanların, şalvarların içindeki çıta gibi vücutlulara. Ayrıca dönemsel bir güzellik algısının var olduğunun aşikar olduğu bir dünyaya çoktan merhaba dedik, tombul popolardan, süt güğümü memelerden sıkılıp, skinny bedenlerle hayallerimizi süsledik. Siz Henry Tudor'u Jonathan Rhys Meyers minvalinde mi biliyordunuz dostum. İngiltere'nin Henry Tudor'u gerçekten böyle olsaydı, bizde harem falan kalmazdı yani. Sülüman diye haykırışları biraz zor duyardık. Neyse magazin unsurları bir kenara bırakacak olursak, efendim standartların çok çok altında bir diyaloglar silsilesi ve sahnelerden ibaret bu dizi. Sanki İstanbul'un fethinin yıldönümüymüş de, halkımızın ilgisini mizansenlerle diri tutmak adına bir çaba söz konusu. Kesinlikle olmamış, 500 yıl öncesinden söz ediyoruz beyler, kendinize gelin. Tarih kitabı bile olmayan, Sosyal Bilgiler kitaplarını hatmetmişsiniz ki OKS (adı artık her ne ise)'de Sosyal Bilgileri fuller, maşallahı çekersiniz yani. Zaten Topkapı'da çekiyorsunuz diziyi, hiç değilse çıkın İlber Ortaylı'nızı bir ziyaret edin de, iki adam gibi sahne olsun, siz de mutlu biz de mutlu olalım. Adamcağız haremimizi yabancıların fantezilerine peşkeş çekmiyorken ve onlara terbiyesizce davrandığından dem vururken, sizden mi elini esirgeyecek? Cık cık cık.

Neyse o değil de bir efsane olan Baltacı ve Katerina olayına da falan yapım el atsın da, milletçe rahatlayalım .

2 Ocak 2011

Marx, Lenin ve Bernstein'in devrim üzerindeki fikirlerini karşılaştıracağım. Küçük sorumlulukların Büyük insanıyım bazen.