30 Aralık 2010

uyumadan önce andrea bocelli-melodramma dinliyorum.

çok şahane rüyalar beni bekliyor olmalı.

9 Aralık 2010

* Yazgımın belirsizliğini koruyor olması, beni de plan yapmaktan alıkoyuyor. Her gün, ya aslında şöyle şöyle yapsam daha hayırlı olacak gibilerinden kendi kendime argüman yetiştiriyorum. Etrafımdaki herkes master doktora planlarını art arda dizmişken ben de bir soğuma hasıl oluyor, abi herkes master yapıyorsa ne anlamı var ki o zaman, master of arts sahibi olmanın? Körpecik halimle iş dünyası ile tanışsam mı ki acaba, loto oynasam ya da bak yılbaşı da geliyor piyango bize vurur mu acep diye düşünürekten, beleşçi ve bilimum bayi  önlerinde mürekkep yalayan züğürtlüğe giden yolu görebiliyorum sanki.

*Her ne kadar beğenmiş olsam da "Av Mevsimi"ni, ikide bir, Cem Yılmaz nasıldı ama "Hayde" yi nasıl söylemiş ama gibi yorumlardan gına geldi. Anladık kardeşim sen de beğendin, ben de beğendim muhtemelen onlar da beğenmiştir. Ama bir haftadır her yerde bu. En son ders arasında yanımdaki çocuk mırıldanınca "Hayde" yi ben de sıkıldım, onlar da.

*Julian Assange gönüllerin yıldızı olmaktan çıkar mı, bence çıkmaz. Dün müdahili olduğum, tanımadığım kimselerden oluşan bir masadan çıkan yorum:
  "If Assange comes to me right now, and says that he is going to have sex with me without condoms, I will be like, "JUST DO ME!""
Bir tane bile karizmatik çıkmadığınız bir fotoğrafınız olmazsa ve tabi sızdırıyorsanız böyle oluyormuş demekki.

*Dün okulda "Bahoz" filminin gösterimi vardı. Tamamını izleyememiş olsam da o ne güzel müziklerdi be. Tamamını izlemediğim için ve tam filmin "heyecanlı olmaya başladığı zamanda" çıkmak zorunda olduğum için nasıldı sorusunun cevabı yok henüz.

* Facebook aç artık diyen direnişçilerim, İngiltere'ye gidersem sosyal ağ devrimi yapacağım söz veriyorum o zaman bu blogtan al haberi konseptini de bırakcam. Sosyal ağ dayatmasına gel!

5 Aralık 2010

Başlık düşünmek zor bir iş.
Ailenin kadınları olarak iki dertten muzdaribiz. Kediler ve bebeklerden. Eşrafımıza bir kedi ya da bebek katılmaya görsün, insanlığımızı koltuklarda bırakıp, çocukla çocuk, kediyle kedi oluyoruz. Ama dudaklarımızı büze büze, gözlerimizi kırpıştıra kırpıştıra, sesimizi ince tonlardan vermelerle değil, bildiğin ortak lisana giriyoruz. Hayır miyavlamıyoruz ya da agulamıyoruz. Auralarımız mı buluşuyor ne? İşte ondan. Ama abartabiliyoruz. Çünkü muzdaribiz.

29 Kasım 2010

Akşam büyükbabamı aradım. Büyükbaba bir şey soracağım dedim. Eskiden idamlar meydanlarda mı yapılırdı gibilerinden bir şeyler dedim. O da evet 56-57ye kadar sabah namazından sonra Sultanahmet'te gerçekleşirdi infazlar, halk da izlemeye gelirdi dedi ve hiç sormadığım halde orada son kez idam edilen adamı anlattı. Dar ağacının nasıl kurulduğunu, başına geçirilen bezin hangi kumaştan olduğunu, adama son arzun var mı diye sorduklarında, heyecandan cevap veremediğini, genellikle idam mahkumlarının son sözlerinin kelime-i şahadet olduğunu, korkudan onu söyleyemeden, ilmeğin boynuna oturduğunu, nefessiz nasıl kıvrandığını, debelendiğini yaşlı sesiyle kesik kesik anlattı.

Sultanahmet'te idam edilen son kişi artık hikayenin sonunu biliyorum.

Oysa amacım, okuduğum kitapta  Sultanahmet'te geçen bir idam sahnesinin, gerçekten öyle olup olmadığını, emekli bir polisten öğrenmekti.

14 Ekim 2010

güncelleşelim beyler

blogta kalan son yazımın sultan sikiyle alakalı olmaması adına yazılıyor bu yazı, yoksa tamamen amaçtan yoksun bir post olacak. ilginç olabilitesi normalin üzerinde seyreden derslerim, geleceğime yön verme kaygılarım, erken bastıran soğuklar ve muzdaribi olduğum bir halet-i ruhiyede seyreden hayatımdan aktarabileceğim pek bir şey yok. hikayelerim olduğu zamanların gittikçe geride kaldığı, karşıdan birbirlerine doğru farklı hızlarda gelen arabaların olduğu fizik soruları kadar anlamsız görünüyor şu an gözüme.

hayatta yapacak hiçbir işi olmayanların yakınması ile, önünde yapacak işlerine anlamsız gözlerle bakanların aynı insanlar olduğunu düşünüyorum. mecburiyet insanın şevkini çok fena kırsa da, başı boş bırakılacak mahluklar değiliz yaratılış itibariyle.

geçenlerde duştayken, aklımdan hızlıca bir düşünce geçmiş "allaam keşke olsa yaa" diye iç çekmiştim. şimdi ise o düşüncenin gerçekleşebilme ihtimalleri, çok farklı şekillerde karşıma çıkıyor olmadık zamanlarda ve kafa karışıklığı had safhada. neyse muhtemelen bir şeyin olabilme ihtimalini o şeyin gerçekleşmesinden daha çok sevebildiğimiz gibi radikal kararlar da hop diye alınabilir. radikalleşirsem söylerim, mektubumu keserim.

23 Eylül 2010

yemek zevki

dün ekşi'de dilli kaşarlı tostun içinde, gerçekten dil olduğunu öğrenenlerin yaygarasını okuyordum. ne sanmıştınız ki, diye sormak isterim. biri de yazmış ki "işte nerden aklımıza gelsin, kadın budunun, hanım göbeğinin, dilber dudağının içinde gerçekten but, göbek ve dudak mı var". ben de o zaman bu kadın uzuvlarından yapılan yemeklerin isimlerine karşılık olsun hem de biraz toplumsal cinsiyet olsun diye, "sultan siki"ni örnek vereyim. efendim bu naçizane isme sahip yemek, kadıköy'deki yılların esnaf lokantısı çiya'nın menüsünde gayet var. bu güzide lokantımızın sitesini ziyaret edip, linkleri karıştırırsanız karşınıza çıkıveriyor. içindekileri saymayayım yalnız. sitede yazıyor zaten. süprüz olsun.

maksat yemek kültürünüzü genişletmek tabi.

14 Eylül 2010

yalnızlık bir tercih meselesiyken zorunluluk halini alıyorsa, tuna kiremitçi gibi oturup bu işte bir yanlışlık var başlığını atıp, (bak başlığa lafım sadece, kitap hakkında en ufak fikrim yok) düşünce ve hissiyatımı iliklerime kadar zorlamalıymışım gibi bi düşünceye kapılıyorum. sonra bunun gereksiz başlıklar altında, gereksizce kendini tüketmekten başka bir halta yaramadığı fikrine varıp, amaan deyip kapatıyorum. kendilerini hayatları içinde, başlıklara, ana fikirlere ve kategorizasyonlara sokan, parçalayan, birleştiren insanları olağan bir ilgiyle izlesem de zaman zaman klişelerin ve kendi yaptığımın klişesiyle de bulanıyor zihnim. hayat tüm basitliği ile orada duruyor ama bir türlü birbirimize kaynayamıyormuşuz gibi çoğu zaman. dün gazetede avustralya'da ki yaşlı bir adamın, sarp kayalıklardan ibaret koya bakan evinden, oraya intihar teşebbüsünde bulunmaya gelenleri, nasıl ikna ettiğini anlatan bir yazı okudum. sayısını hatırlamıyorum, ama etkileneceğiniz miktarda insanı kayalıklarda paramparça bir sondan kurtarmış. "önce izliyorum insanları, sonra manzara karşısında gereğinden fazla zaman geçirince anlıyorum ki niyeti bozmuş, yanlarına gidip önce bir çay ikram ediyorum, sonra da ısrar ve ikna" diye anlatıyordu. aslında bu kadar basit her şey, bir bardak çay ve dinlemek, hayata devam etmenin sırrı.

aslında şu sıralar, istesem de yalnız kalamadığım bir dönemdeyim ve kardeşim ve kuzenimle şen dullar gibi şeniz. pek inandırıcı bir cümle değil şimdi yukarıdan sonra  ama öyle cidden. geziyoruz, yemek yapıyoruz, apaçi dans müzikleri eşliğinde zıplıyoruz evet biraz gerzeğiz ama keyfimiz yerinde, tüm keşkelerimiz uzak. bu gün eski bir not defterimde alamet-i farikam haline gelmiş resimlerimin birinin altına yazılmış 3 madde gözüme ilişti:
1.tuvalete git.
2.çöpleri boşalt.
3.kitabını bitir.

keşke tarih ya da kitabın ne olduğunu belirtseymişim, neymiş bu kadar beni sıkan  ve aslında emir kipinden zerre hoşlanmam.

cheers.

3 Eylül 2010

çevremdekilerin en verimli yazlarını yaşayıp bitirdikleri şu dönemde televizyon karşısında forbes'un dünyanın 20 en zenginini anlatan programı dinleyip, kendimi burada ifade etmeye çalışıyorum. life is funny. züğürt olsam duyduklarım karşısında dibim düşebilirdi o ayrı. ama bence karma diye bir şey var ve sonunda kazanan ben olacağım.  sağa sola cv gönderip kabul edildiğim halde gitmemek gibi bi alışkanlık edindim. sanırım kendimce bir özgüven patlamasını deniyorum ama sıçacam hissediyorum (big smayli bro).

donald trump dünyanın en zengin 5. adamı olabilir ama dünyanın en berbat saçına sahip 1 numarası olduğu kesin. paranla rezil oluyorsun trump, erol amcamın peruğundan yollicam sana. ( special laughs go to tire swing, the fool and y)

20 Ağustos 2010

buruk

sıkıntılı bir gece. ama ne sıcaktan ne de sindirmekte başarısız olduğum iftar sofrasından. ben yokuşların hep dik olduğu, pek çok sokağın birbirini biçimsizce kestiği, asayişin çok nadir olarak berkemal olmayı seçmediği bir yerde yaşıyorum doğduğumdan beri. ve girizgahıma başvurursak asayişin berkemal olmayı seçmediği bir günün gecesindeyim yazmak itibariyle.

aynı yaşı paylaştığım, yıllardır görmediğim, gittiğim okuldan yüzüne aşina olduğum biri bu akşam intihar etmeyi seçti, arka sokaktaki ailesinin soyadını taşıyan apartmanın en üst katındaki balkonundayken. önce dışardan gelen gürültülere anlam vermeyi seçen her ev ahalisi gibi biz de soluğu camlarda alan, alt sokak sakinlerindendik. kulaktan dolmanın ışığında anlatırken bir teyze ne olup bittiğini, o sonuna varamadan hikayesinin, biz atlayanın kim olduğunun sonucuna vardık, zor değilmiş öleni tahmin etmek, kalabalık içersinde görünmeyeni seçmek.

o apartmanın arka bahçesinde yatarken daha, merak biriken gözlerin derdi, önce bilmek sonra acımaktı olabildiğine. çocuğa acımak, anneye acımak, babaya acımak, kardeşe acımak, hayata acımak, sonra acımaların sırasını değiştirmek. feryatlarını duyarken bir anneni ve babanın, duyan da acışır elbet, katıksız acısının karşısında burulur içinde bir yeri. sonra kalabalıklaşır olay mahali, hiç görünmeyen eşraf evin önünde peyda oluverir. kimi meraktan, kimi acımaktan. bir sürü kafa birikir camlarda, sonra polis arabası gelir, tüm soğukluğu ile, mavi kırmızı ışıkları ile gerçeğin peşinde tutanak tutmak üzere. akıllarda sorular oluşur daha önce bilinmeyen bilinir olur. tümdençıkarım ve kulaktan kulağa herkesin uzmanlaştığı bir dal olur. neden çünkü doğal değildir böylesine ölüm. oysa basittir, seçersen, katları 4ten çok olan binaların en üst katından kendini betona bırakmayı, yoksa şansın ölürsün, bindiğin uçağın okyanusa çakılmasıyla, kalbin krizle alt üst olmasına, bir kurşunun ya da bıçağın hedefi olmayla ve sayamadığım pek çok sebepten kaynaklı ölümlere eş değer bir ölüm. sonuç aynı ve kesin. ben, sen, o seçebiliyorsak sonun şeklini, şemalini , yarın olmayacağın yeri, meselemiz ne ki o zaman? kalmakla gitmek arasında bir ömür geçmiyor mu sanki?

sonlar hep buruk böyle gecelerde. yokuşların hep dik olduğu, sokakların birbirini biçimsizce kestiği yerlerde intihar manzarası böyle olur, tecrübede sabit kalmaması dileğiyle.

16 Ağustos 2010

bir tek dileğim var

 mesela istanbul artık şöyle olsun


*Ara Güler

14 Ağustos 2010

polifonik havalar

günlerin getirdiği sıcak ve bunalımlı anların arasından blogda gözükmenin vakti gelmişti diyor, ve parmaklarım sertleşmiş klavye tuşları üzerinde tık tık ederken ,raks marka vantilötürün  önünde saçlarımla blendax reklamını an be an yaşıyorum, bilmem sahneye dahil olabildiniz mi?

iklim hepimizi bunaltıyor ama ben bu bunalma işini abartıyorum sanırım. pazartesi günü staj başladım. sabah erken kalkıp, hazırlanıp memur erenler gibi yola koyuldum ve istinye'ye vardım. ancak, otobüslerin boğuk havası ve ellerime sinmiş metal kokusunun vicdanıma işleyen sesleri eşliğinde, yapılacaklar listesinin önüme konduğu odaya geçtiğimizde, ben başka bir yerden staja kabul edildim deyip çıkıverdim. sıcak-staj?? Nayırr nidalarıyla zihnimde çınlayarak.

ramazan pidesinin mideye düştüğü zamanlarda ise sahur vaktini ayrıca seviyorum. sabah ezanına kadar uyumayanlar ile sabah ezanın bekleyenlerin birbirine karıştığı bu saatte bir kozmopolitlik duygusundan ziyade, hamam filminin son sahnesi aklıma geliyor hep. son sahnedeki istanbul fazlaca oryantalist bir gözden anlatılıyor belki,  ama kastettiğim oryantalizm kalıpları içersine hapsolmuş bir şehir değil, aksine; yalın,olabildiğine kendi olabilen bir şehir. evet dış sesi kaparsak filmde, görüntüler bana bunu çağrıştıyor, sahur vaktinde benim pencereden gördüğüm şehirle örtüşerek. ben de böylesini seviyorum şehirlerin.

25 Temmuz 2010

bu sabah salondaki ikili koltukta uyuduğum için tanrı tarafından cezalandırılmış olarak uyandım. kafam omuzlarımın üstüne düşmüştü ve aslında beynim boynum yoktu. omuriliğim de yamulmuş olabilirdi ama pek aldırış etmedim. boyunsuzluk daha önemliydi benim için. vakti zamanında bir arkadaşım,  başka bir arkadaşımızın arkadaşı olan boyunsuz kız geldiğinde hep başını omuzlarına doğru çeker ve kız gidene kadar o vaziyette dururdu. aslında ayıp olan ama kızın gıcık karakterinden dolayı etikliğine pek de aldırmadığımız komik bir hareketti bence. kendimi boyunsuz olarak düşününce pek bir komik buldum sonra koca kafaların bilinçaltıma yerleşmiş olabileceği korkusu ile yamulmuş omuriliğimle yataktan pardon koltuktan doğruldum. birtakım günlük aktivitelerden sonra sevgili kardeşimle dersanesinin rehberlik bölümüne gittik çünkü mevsimlerden tercih zamanındaydık. sonradan babam da geldiği için ben muhtemelen odada dekor olarak duracak, panolara duvarlara asılmış başarı temalı cümlelere bakıp, odanın ezikliği ile eğlenecektim. kendi tercih zamanımı hatırlayacak, dersanenin rehberliğine  gittiğimde pek süsü püsü tam kibar hanım, girebileceğim üniversiteleri sıralarken KOÇ'A KEÇİ diyerek, nefesimin kesilmesine sebep olmasını hatırlayacaktım. odadaki dekorluğumu sürdürürken ben, cam odanın dışında bekleşen genç ergenlerden biri suratını cama yapıştırdı ve camla rtük'ün kapatma cezası verebileceği bir takım pozisyonlara girdi. çocuk cama bir şeyler yapıyor ama komik olmaktan çok iğrençleşiyordu çünkü tükürükleri camda birikip aşağı doğru iniyordu. bense acaba eğleniyor mu bunu yaparken diye düşünüyorken, dekor olmaktan çıkıp konuşmaya bir şekilde dahil oldum, artık tercih listesinde söz sahibi olmuş idim,  ergenliği geride kalmış genç bir dimağ idim ne de olsa.

eve geldim, gazetede bir urfa salatası tarifi okudum, zaten yeterince açtım kalktım bostana adlı bu salatayı yaptım, çok başarılı bir salata olmuştu, afiyetle yedim. sonra laptopu aldım kucağıma, pişik korkusu ağır bastığından kendime bir laptop cooler almıştım, iyi de yapmıştım çünkü çok sıcakladım mı aleti yüzüme tutuyordum ve ferahlıyordum. ayrıca karamazov kardeşleri kullanarak dostoyevski'ye ayıp ediyordum. yabancidiziizle' yi açtım yine. lost izlemeyecektim çünkü afedersiniz ama bok gibi olan bu dizinin nesinin bu kadar tuttuğunu anlamadım 2. sezon 4. bölüme kadar geldim aslında ama boyuna flashbacklerle her bölüme bir karakter oturtulması ve bence hurley hariç diğer bütün karakterlerin birbirinden uyuz olması beni sarmadı dostlarım.  ayrıca seneler önce kanald ıssız adaya çakılan uçaklı başka bir ecnebi dizi veriyordu bilmem hatırlayanınız çıkar mı. o adada da garip olaylar dönmekteydi ve dizi adadan kimsenin kurtulamaması ile bitiyordu.bana bi tane adalı dizi yeter dedim bu yüzden ve kendime başka bir yeni dizi ararken ne buldum dersiniz: ROBIN HOOD. hemi de 3 sezon. ikili koltukta uyumak için başka bir bahane.

neyse.

24 Temmuz 2010

ormana gidelim hey

bu günün cumartesi olmasından gaz alarak dedim ki üşenmemeliyim artık. ezgi'yle kendimizi attık dışarı rotamız her zamankinden farklı değildi esasında. capitol'e gidecektik. sinemaya girecektik. abur cubur yiyecek 3-5 mağazaya bakıp dönüşte eve yürüyecektik. merdivenlerden inerken, hangi yoldan gitmeliyizi tartıştık. capitol bize 25dklık yürüme mesafesinde olsa da , çok ters bir yerde kaldığından dolayı 13 tane falan yokuş çıkmamız gerekli. zira istanbul tepeler ve yokuşlardan yapılmış bir şehir ve yokuşların büyük bir kısmının da üsküdar'da birikme gibi bir huyu var. neyse capitol'e vardık, küçük çantalarımızı migros'tan aldığımız cola ve cipslerle doldurduk ve robin hood izlemeye koyulduk. film boyunca colasını höpürdeten,cips paketini hışırdatan biri olarak, filme bi türlü ısınamadım, çünkü kel kötü baronu oynayan adamın andy garcia olup olmadığını iki saat düşündüm. eğer andy garcia ise kellik adamı bu kadar çirkinleştirir mi dedim ya da andy garcia aslında çirkin miydi , beynim andy de andy deyip durduğundan film bittiğinde jeneriği beklemeden salondan çıktım. aslında benlik bir hareket değildi genellikle jeneriğin sonlarına kadar kalma huyum vardır, bir nevi saygı gösterisi gibi .mesela ses bilmem nesi o kadar uğraşmış, efekt vermiş belki kıçı kırık andy'den daha çok efor sarfetmiş ama esamesi okunmuyor, gerçi ben de adını muhtemelen bir daha hiç hatırlamayacağım hiçbir önem de teşkil etmeyecek benim için ama yönetmenin adını, oyuncuların cismini de bilmek aynı şekilde gereksiz bence. bakınız andy'nin zihnime çengelini atması. neyse filme ısınamadığımdan beğendim mi bilmiyorum bir de filmden çok beklentim vardı sanırım, robin hood en sevdiğim hikayelerin başında gelir hatta bütün anglo-sakson sevgimin kaynağını da oluşturabilir, ama iyiydi sanki. tebaaların özgürlükleri, dönek krallar ve komün yaşama emsal duran sherwood hırsızları iyi kısımlarıydı. kafanızı andy'ye takmazsanız bence seversiniz.

23 Temmuz 2010

evde yaz başkadır

günlerim yaz günleri default moduna geldi. default mod dediğim de malumunuz işte bunaltan sıcaklar, ikide bir buzdolabındaki soğuk meşrubatlara abanmalar, kucağımdaki laptoptan sonunda pişik olacağım korkusu, geceleri digiturk ile buluşup, sabahlamalarım, gündüzleri sıcak diye kendimi sokaklardan soyutlamam,gün boyunca fare gibi her önüme geleni kemirmem, babamdan miras saat başı balkona çıkıp asayiş berkemal mi triplerim, klimadan  dolayı vücuduma soğuk değen yerlerinin bedenimden ayrı takılmaları. neyse listeyi sonsuza kadar uzatabilirim sidik yarışına girmeme lüzum yok. kesiyorum.

mala bağladığım, evde yaz başkadır'ın bu sezonunda, kendimi yabancidiziizle.com!a vurdum. dizileri HD verip tam ekran yapınca da pikselleşmeyen görüntüleri ve bazen bir johnny bravo edasıyla yapılmış çevirileri ile adeta bir cennet site. spartacus:blood and sand i bitirdikten ve antik romanın cinsel yaşamı ve enteresan küfür denemeleri üzerine bir master degree çektikten sonra dedim artık kendime yeni bir kulvar bulayım. ve bulduğum kulvar da lost oldu sayın izleyiciler. evet artık ben hiç lost izlemedim diyerekten ortamları gereksizce geren anti popüler kültür insanı sinyali vermeyeceğim.

karamazov kardeşleri bir laptop tablası ve aşırı ısınmaya karşı aldığım bir önlem olarak kullandığım bir posta daha nokta koyuyorum. (gerçekten işe yaradığını belirtmeliyim) colanız soğuk, dondurmanız daimi olsun.

18 Temmuz 2010

başlığa mı baktın canım

kitabımın üstündeki tozları esefle temizledim az önce. burası dünyanın en tozlu yeri olabilir. çünkü kitabımı iki gün cam önünde bıraksam ve hiç ellemesem üstünde organik tarım yapabilirim o derece. çünkü toz değil bildiğin kum ve toprak getiriyor rüzgar burada. burası neresi diyen okuyucu, dikili'deyim halen. yıllarca buraya üşenerek geldim ve giderken de üşenerek gittim. kendime itiraf etmekten çekiniyorum galiba ama artık dikili ile organik bir bağım var. senede bir kere görülebilen aile eşrafının da katkısı büyük bunda tabi ama sanırım, olmayan yollarına, tozuna, delicesine esen rüzgarına ve sürekli kesik suyuna tav olmaya başlamışım orada bi yerde. ve muhtemelen hayatımın geri kalanında da yılda bir kez geleceğim ve sohbetlerde sürekli buranın bakirliğinden, doğasından dem vurup, omuzlarında şal ile plastik sandalyelerde okey atan teyzelerden olacağım. bu arada bir okey master olduğumu da belirteyim, sınırlı maharetlerim arasında çok pis okey ve türevlerini oynamak da var , zaten kahve kültürü ve oyunlarını başarıyla oynamak benim genlerimde var olan bir şey, kağıt olsun, tavla olsun, damarlarımda akan asil kan gösteriyor kendini.

velhasıl kelam daha laf etmek gelmediğimden içimden, bitiriyorum cümlelerimi sırayı bozaraktan.

11 Temmuz 2010

Karadeniz'de bir uşak idum


Ayder'de  bulutları izlerken.

Karadeniz'e ait en çok özleyeceğim, bu fotoğrafın çekildiği yer olacak. Nerdeyse hiçbirini tanımadığım 4 kişiyle çıktığım Doğu Karadeniz turu, hayatımın en güzel günlerinden oldu. Ayder'in yemyeşil, buz gibi havasında gezinirken, nerdeyse az sonra öleceğimi sandım Sonbahar'a istinaden. Yeşil coğrafyanın saykodelik etkilerinden olsa gerek. Ama Karadeniz'de ölünür hakkaten. Hayatımın son günlerinde olsam, Ayder'e çıkardım ,Çamlıhemşin'e de gömülürdüm akabinde.

Sinop projesi ve detaylı Karadeniz turu, internetin makul derecede hızlı olduğu bir zamanda anlatılacak. Şimdilik Dikili'den bildirmekteyim.

Hoşçakalın.

16 Haziran 2010

vu vu vu

şu an evin holünde bir adet VUVUZELA duruyor. ailecek ıslık, şakşak, küfür gibi repertuvarımıza bir de bunu ekleyelim dedik. tabiki ben almadım vuvuzelayı. yani eve pekçok saçma sapan şey getirebilirim ama bildiğin osuruk sesi çıkaran bi alet getirmek bunların arasında yer almaz. kendisini babam bakkalda görmüş, beğenmiş, hacı bunu bizim çocuklara bi götüreyim de çalsın, oynasın garibanlar demiş. ödünç alınmış bir vuvuzelamız var, hayat dadından yinmiyor, bildiğiniz gibi değil. alet tükürükle boğulmadan önce hepimizin ağzından geçti, ciğerlerimizden hönkürürcesine çıkarttığımız o nefesi, ince uzun gövdesinde tattı. ama bi halta benzemiyor kendisi. bir de üstünde kulağa doğru üflenmemesini gösteren bir uyarı var. HAHA demek isterim burdan yani. çünkü öyle ne kadar derinden, hisli hisli üfleseniz de belli bi sesin üzerine çıkamıyorsunuz. yani o statlarda duyulan vuvuvuvu şeklinde uzaklardan gelen dev arı familyası sesini biz yakalayamadık. bildiğin zarrt diye bir ses çıkıyor hatta zarrt, zortun yanında başarılı sayılabilir. aletin sırrı bence sayın siyahi adamların nefesinde sanırsam. bir de yüzlerce kişinin bunu üflemesi. bir de öyle devamlı üflenecek bir çalgı değil. daha doğrusu bunu 5 dakika devamlı üflemeye çalışmak akıl karı bir iş değil. ben 10 defa üfledikten sonra kendimi afrika steplerinde, zürafalar falan arasında gördüm. bir yerde 10,000 adam gücündeki vuvuzelanın sesinin 1000 filin doğurma çığlıklarına benzediğini okumuş idim. adamlardaki benzetmeye bak lan, 1000 filin doğum sancısı falan diyor, bizimkiler kovan uğultusu, arı zırıltısı derken. işte coğrafya farkı dedikleri  bu olsa gerek. ama bence vuvuzela sesi nedir diye, uzun tasvirlere gerek yok: bu sıcakta şöyle 1 tabak kurufasulye yedikten sonra, gözlerinizi kapayın, totonuzun sesine kulak verin, uruguay-güney afrika maçı ambiyansını yakalayacaksınız...

15 Haziran 2010

başlıksız yarim

ayrılıktan zor belleme ölümü diye haykırasım var, neden mi, çünkü yarın kedimden ayrılıyorum ve nerdeyse ülke çapında genel yas ilan edecek bir duygusallığım var. kendimi, yıllarca çocuk esirgeme kurumlarını aşındırmış sonrasında tam çocuğa kavuşmuşken, biyolojik annenin ortaya çıktığı ve filmin içine ettiği, müzmin kadın gibi hissediyorum. biyolojik anne benim versiyonumda babaya karşılık geliyor ya da ben tüm benliğimle hayatımı yeşilçama çevirmek istiyorum, bir kediden bile ayrılamıyorum a.k.

postu kedi hegamonyasından kurtarma babında, sinop seyahatimi açayım biraz. efendim bu cuma akşamı, sinop gerze'ye doğru yola çıkıyorum. okulum bünyesinde "sinop kendini keşfet projesi"ne başvurdum ve kabul edildim. proje ismen çok kaybetse de bence( mesele kendimiz değil, çocuklar olmalı bence) içeriği gerze'de bir köy okulunun öğrencileri ile biraraya gelip, onlarla çeşitli sosyal etkinliklerde bulunmak, projeler yapmak. şimdiye kadar hep ofis ortamında sürdürdüğüm stk kariyerimi sahaya taşımak nasip oldu nihayet. hayatımda ilk kez karadeniz'e gideceğim için de heyecanlıyım dostum. her ne kadar rol modelim olarak coşkun aral'ı seçsem de, bu husustaki aktivitelerimin sınırlılığı hüzünlendiriyor insanı.

az önce show tv ana haber, beren saat'in bir cips tarafından mıknatıs gibi çekildiği ve akıbetinin ne olacağı konusundaki yorumları ali kırca'ya bırakarak başladı, bana da bu postu bitirmek düştü. hadi dağılın.

12 Haziran 2010

sezon finali

dönemsel mevzuların geride kaldığı cumartesiden merhaba blog dostları,
bilgisayarım inatla çıldırırken benimse huşu içinde blog yazma isteğim katlanmakta. bir kedim var artık, diyeceğim lakin kendisini vermek zorundayım. babam yüzünden. 10 günlük tecrübe babamı da kedi dostu yapmaya yeter diyordum lakin başarısız oldum. kedime doğru dürüst bir isim bile bulamadım. sonunda kendisini çakır diye çağırmaya niyetlenirken kardeşimin kurtlar vadisi tandanslı dalgalarına göğüs germek durumunda kaldım. her neyse, kedi maceramın bu denli kısa sürecek olması hüzünlü cidden bir de kediyi verecek emin eller bulamamak da dert ki ne dert. demem odur ki sevgili kediciğim, pek sevimli, cana yakın ve afacanın teki olup, parazit ve pire tedavileri yapılmış, tuvalet eğitimli, turp gibi maşallah diyeceğiniz 2,5 aylık erkek ve gördüğünüz üzere tekir bir yavrucaktır. eğer çevrenizde varsa bir ilgilenen -hatta siz bizzat- yorum kutusuna bir selam edin. geri kalanlar da "bir kedim bile yok, anlıyor musun" dizelerinde depresyondan depresyona koşabilirler.

31 Mayıs 2010

rahat hazır ol bir ki üç

sabah biraz pazar günü konseptli televizyon izleyeyim dedim. derken ahmet çakar'la reha muhtarın banttan hadise istiklal marşı tartışmalarını izledim. nasıl bir tartışmaydı yarebbi? ahmet çakar olaya, hadisenin kalçaları ve ergenekon üzerinden olaya yaklaşırken, reha muhtar pazartesi sabahları gömlek kravat düzeltirmeden öğrenciyi okulun kapısından sokmayan müdür yardımcısı tandansında usul usul tartışmak niyetindeydi. bense körpecik ergenlik yıllarım başlangıcında müzik derslerinde çektiğim eziyeti anımsadım. ortaokulda emin ongan musiki cemiyetindeymişcesine ciddiyetle müzik dersi veren bir hocamız vardı. goncagül hanım. bu hocanım, 6. sınıftan itibaren bize itinayla müzik öğretti. notayı, flütü geçin, müzik terimleri, vuruşlar, ölçüler sanırım müfredatını fazlasıyla kapsayan ders veren tek hoca oydu. önce bi milli marşlarla başladı. 6. sınıfta  işte nerede milli marşlar okunur, yabancı bi ülkenin başbakanı geldi uçaktan inerken hangi ülkenin marşı çalınır, marşlarla ilgili metin uca'lık sorularla bizi sözlü yapardı. sonra bize prozodiden bahseder aslında istiklal marşı'nın prozodiyi takmadığını bu yüzden okunmasının çok zor olduğundan dem vurur sonra da vuruşlarıyla bize istiklal marşını tek tek okutturdu.  tahtaya çıkar elimizde bir kalem ölçü ya da vuruş (müzikle dinlemek dışında hiç alakam olmadığını anlıyorsunuz). nefes ayarlamaları cart curt derken baya okurduk işte. ama okumak hakkaten zordu. ölçüyle sözü doğru yere denk getirmek, 3. ölçüde her satırı bitirmek gerekiyordu ama nefesi yetmeyen benim gibi hazinsesli veletlet orada yutkunuyor ve 3 alıyorlardı. halbuki sesimizi orda bir perde inceltsek yetiyordu gayet nefes. neyse 7 ve 8 de de bu istiklal marşı sözlüleri devam etti ve ben onlardan engin tecrübelerimle 5 almayı başardım. hatta sonrasında çeşitli türküleri de vuruşlarla okutarak sözlü yapardı goncagül hanım. bir keresinde bana sözlüden sonra melodiyi tutturamadın, vuruşu kaçırdın ama sözleri de yanlış biliyorsun olmaz ki diye çıkışmıştı. evet bol bol kahkahaların çınladığı ve medeni cesaretimin tuzla buz olduğu bir andı. neyse konumuza geri dönecek olursak bir zamanlar çok başarılı istiklal marşı icra eden biri olarak, provasız yırtınsanız da 5 oktav sesiniz de olsa bu marş öyle kolayına okunamıyor. sittin sene okullarda her cuma okusanız da aynı şey sayılmaz. tezahürat mahiyetinde okunup gidiyor onlarda. bi de tek başınıza herkersin önünde okumayı deneyin de göreyim sizi gidi şemsipaşapasajındasesibüzüşesiciler.

27 Mayıs 2010

yok öyle bi şey ama

her final dönemini belli şarkıları onlarca kez dinleyerek atlatan ben, bu dönemin fon müziğini çoktandır seçmiş bulunmaktaydım. Gladiator Complete Soundtrack'i sizlere takdim etmek isterim sayın seyirciler. filmi her ne kadar ruhumda bir braveheart kadar yer edinememiş olsa da ve hatta filmde ne olup bittiğini de hatırlamıyorsam da bu filmin aşmış bir soundtrack albümü olduğunu eğri oturup doğru konuşmak mahiyetinde zikretmeliyiz. hatta öylesine bereketliki, 50 şarkı falan var içinde. biribirinin remiksi olanlar da mevcut tabiki. ama dinle dinle bitmiyor. özellikle sabah shuttlea doğru rıhtımda yürürken bir Rome is the light dinlemek bünyede epik bir arzu karmaşasına neden oluyor. kendimi geçin amazon kadınını falan direkt lejyoner gibi hissediyorum yemin ederim. hatta öylesine epik bir duygu yoğunluğu taşıyorum ki gören beni orhanlıya okumaya değil iskenderiyeye çıkartma yapmaya gidiyorum zannedecek. gözlerim adeta karizmadan ışıldayıveriyor yolda önüme çıkanlar bir bir sağ sola çekiliyor. hayatımın anlamını, ışığını bulmuş gibi hissediyorum rome is the light'ı dinlerken. hatta bir de the mighty rome'da ağırdan davul sesleri ile başlayıp sonra çıldıran bir kısım var ki, kendimi  kan gövdeyi götüren bir savaşın ortasında hayal ediyorum. gürzler, mızraklar falan da filan. sonra müzik oryantalist bir kimliğe bürünüyor zurnamsı bir müzik edavatı ağırdan, nahoş bir şekilde çalıyor işte o an aha diyorum büyük zaiyatlar verdik ama kazandık, sonra müzik savaşın anlamsızlığı, kanın rengi, ölüm gibi gerçeklikten sürreala dönüşen bir algılamanın fonunu oluşturan bir hal alıyor. burada duygularım tavan yapıyorken, bilmem ne simitin önünde shuttle bekleyen bendenizin yanına ya bir exchange ya da taa hazırlıkta tanıdığım biri gelip, naber, nasıl gidiyor muhabbetine çekiyor beni. kendimi zor tutuyorum görmüyor musun lan, ben gazi bir lejyonerim, bu ne cüret dememek için.

şimdi ise yine birikmiş tüm okumalar ve üzerinde çalıştığım paperı yazarken, dayanamayıp araya yine now we are free çekiyorum, bu sefer kendimi cumhuriyet tripleri atan senatör gibi hayal etmeye çalışıyorum, tabiki olmuyore. çünkü kelleşmiş kafamın üstündeki zeytin yaprakları ve ihrama girmiş halimi istemiyorum. ben meydana çıkıp roma için savaşıp, gladiatör karizmamla, öldürmek ve ölmek istiyorum lan.

beni benden aldın hans zimmer, o kadarını diyeyim  ben sana.

20 Mayıs 2010

sen ne diyorsun bu işe?

bu gün seda sayan 19 mayıs'ta atatürk'ü programına konuk ederek rakip programcılara göz dağı verdi. sabahsa sabah, konuksa konuk diyen seda sayan atamızla bi bayram edelim dimi canlar açalım birer pepsi leys diyerek, gönüllerdeki yerini sağlamlaştırdı. hayranları ise seda sayan'ın  tamamiyle reklam cıngıllarından oluşan albümünün ne zaman çıkacağını  merakla bekliyor. işte hem reklam hem de müzik piyasasını alt üst edecek o albümdeki muhtemel parçalar: (remikslerin akıbeti henüz bilinememekte)

1-polaris bu aşka benzer, ayağını yerden keser.
2-pepsi yaşatır seni.
3- leys leys leysini paylaş.
4-herkes kendi kalbinin pilicini yer şekerim.
5-gönlümün sultanısın oy sen benim padişahımsın oy evimizin baştacısın oy paadiiiişaahhh geldi (halı olur kendisi)

17 Mayıs 2010

16 Mayıs 2010

sezon finalindeyiz

procrastinationun sınırlarında gezerken tek dostum stumble. bu akşam bana öyle bir site vaat ettiki, matruşka misali tıkladıkça tıklıyorum kendimi durduramıyorum. baktıklarıma göz atabilir miyiz?

1-dünyanın en iğrenç dövme ve piercingleri:  body carving ve burning olayını gördükten sonra oymalı tahta gibi sözcükler kullanmamaya karar verdim.NO BODY IS PERFECT (film olur kendileri) çağrışımında bulunayım.

2-dünyanın en çirkin 10 rockçısı: nickelback'in solisti chad bilmem ne en çirkin rockçı seçilmiş, marilyn mansonu 2. sıraya koymuşlar anlamadım nasıl bir kıstasları vardı ama ortada bir çirkin varsa o da IGGY POP'tur bence.

3-dünyanın en çirkin 10 hayvanı: armadilloya çirkin demişler uzun burunlu maymuna da hatta. ayıp oluyor diyor kınıyoruz. bi kere armadillo isimden kazanıyore, asla çirkin dememeliyiz.

4-dünyanın en korkunç 10 celebritysi: itiraf ediyorum ilk resmin tarantino çıkmasını beklemiyordum. amy winehouse'u default çirkin olarak lanse etmişler karşı gelmek ne mümkün, merhum michael jackson'u kim unuturdu zaten, victoria beckham'ı da listeye almalarını takdir etmedim değil.

5-dünyanın en ünlü 15 kılıcı: 1 numero zülfikar, 2 numero narsil (lotr) 5 numero excalibur 7 numero demokles'in kılcı 10 numero ışın kılıcı araya da pers, samurai kılıçları çokçana da fantazi edebiyatın bilemeyeceğim eserlerinin abuk sabuk kılıçlarını koymuşlar.

6-henüz 1 saatlik olan fil yavrusu: canım ne şirinsin öyle.

7-en aptal fotoşop hataları: no comments.

8-çılgın melez hayvanlar: tigons, zebrons, ligres, muhtelif ayıların karışımı, wholpins. tabiat anayı kendi haline bırakınız.

9-national geographic unique moments: siz daha uyuyun adamlar nerde yanardağ patlamış, nerede yıldırım düşmüş, nerede hortum çıkmış, hangi kabile gubidik ayinde bulunmuş anında orada bitivermişler sizin benim totomuzda pireler oynaşırken yaa.

10- makyaj harikaları: etraf extreme makeoverdan geçilmez olmuş.

kaynak: 2leep.com

ama siz zaten biliyordunuz bunları.

never get dull ya da hiçbiri

sims 3 oynarken karakterinizi yaratırken ya da o muhteşem suburban sims hayatında karakterinize level atlattığınızda never get dull adında bir opsiyon mevcuttu. bu opsiyona sahip olan simsler hiç sıkılmadıkları, kimseyi de sıkmadıkları, her şeyden zevk aldıkları  gibi normalde alacakları zevkin katlarını alıyorlardı.

life-spanlarında bu opsiyona sahip olan simslerin işlerinde daha hızlı bir şekilde yükseldikleri, daha çok arkadaşa sahip oldukları, intimacy içeren ilişkilerinin sayısını bilmedikleri ve sapır sapır velet sahibi oldukları da gözlemlenmiştir.

sosyal hayatın ve iş yaşamının doruk noktalarında gezen ve never get dull olan simslerin hobi edinmekte ve hobilerini devam ettirmekteki başarıları da gözleri yaşartan cinstendi. söz gelimi simsler, bir anda mahallenin en çok kitap okuyanı ünvanına sahip oluyor, central park çakması yerde gitarlarıyla artist pozlar kesiyor ve paraları cukkalıyor, culinary seviyelerini yükseltip roasted chicken falan pişiriyorlardı. yetmiyor dali'yi bile çıldırtan sürrealitede resimler yapıyorlar ve muhtelif su birikintilerinde balıkçılık yaparak huzuru buluyorlardı. organik yaşam tribine de giren simsler kendi bahçelerini ekip biçiyor daha sonra işi ticarete de döküyorlardı, canları sıkıldıkça da laptoplarını alıp parka gidiyor science-fiction romanlar yazarak best-seller oluyorlardı, tüm bu aktivitelerden arta kalan zamanlarda ise yine central park çakması yerde çoluk çocuk, eş dostla satranç turnuvalarına katılıyor, komşularının yaptıkları mangallara ve piknik sepetlerine musallat olup yiyip içip gönülleri hoş tutuyorlardı.

insanlık hala arayadursun simsler level atlayarak hayatın sırrını keşfetmişlerdi: never get dull ya da hiçbiri.

9 Mayıs 2010

ne iş, ne ayak?

türkiye parlementer sistemden başkanlık sistemine geçsin mi, geçmesin mi tartışmaları tartışıladursun, sayın deniz baykal bu tartışmaya son golü bill clinton edasıyla atsın. hemi de yanına bir adet  monica levinsky alarak. anam o da ne bir de kadını milletvekili yaparak. anam o da ne, hemi de kocasının koynundan alarak. bu ülkenin hiçbir zaman iktidarı olamayacağını anlamış olmalı ki, paçayı erkenden sıvamış, skandal kelimesinin tüm hakkını vererek gündeme bomba gibi düşmüş, bari sonum unutulmaz olsun demiştir. lakin bence boşa laf tüketmeyelim zira kendisi chp başında beni de sizi gömer.amma velakin habervaktimin ülkenin başka bir derdi yokmuşcasına, kapatılmayı göze alarak bu kadar ehemmiyet verdiği konuda ellerimizi vicdanımıza koydurup, muhalefetin direğinin hazin sonunu isengard efendisi saruman'ın ahlaki çöküşü tandansında vermesi aman ne de hoş. zaten ne iktidardan ne de muhalefetten tatmin olamayan halkımızın, tatmini, sexy leader having shaky orgasm görüntüleri eşliğinde alması yakındı.

vidyo ben izleme şerefine nail olamadan her yer silinip süpürüldüğü için ve ekşisözlüktekiler de vicdani retçiler ve vatan, millet, sakaryacılar olarak saflara bürünüp yorumlar yaptıklarından kurgu mudur yoksam gerçek midir, hiçbir fikrim yok. ancak, kıbleyi bulamadıklarında tesbih sallayıp, imamenin gösterdiği yöne dönenler gibi ben de aklımı şöyle bi sallasam kurgudur derdim. neden mi derdim, çünkü baykal'ın karısının resmini ilk defa bu olay vesilesi ile gördüm. benim nezdimde ve birçok insanın nezdinde bence baykal chp ile evliydi ve muhalefeti de biricik oğlu idi. erdoğan ve akp de istenmeyen kayınpeder ve kayınvalide nezdindeydi bence baykal için. nasıl bir aile ağacı çizdim böyle ben de anlamadım şimdi ya, neyse. ama biz daha halkça, bu kasedin esrarına vakıf olamamışken bir sarıgül ve suikast iddiaları türedi birden ve ortalık çamurdan geçilmez oldu. N'OLUYORUZ demenin vakti şimdi değilse, ne zamandır sorarım.

zaman çamur atma ve çirkeflleşme zamanıdır. çünkü siyaset çizgimiz magazinel boyutlarda seyretmekte. dünyada halihazırda görülmemiş şey değil elbet. ama kimin eli, kimin cebinde, kim neyi götürmekte burada, ben artık bıraktım bu diziyi. sezon finali çok uzakta değildir diye ummaktan başka çare yok, bu ahval ve şerait içersindeki dizi bitsin artık.

fonda çalan müzeyyeb senar'a ithafen,ah  bu siyasilerin gözü kör olsun diyerek sözlerimi noktalar, alaturkalı günler dilerim.

7 Mayıs 2010

ama neden?

cuma akşamı nasıl rezil edilebiliri anlatayım hemen. gazetenin eki ele alınır, ilk sayfadaki bilumum bacak, bikini, kim kimi yemiş fotoğrafları, yandaş medyamızın zeka pırıltıları ile dolu manşet ve büyük puntolu kelime oyunları arasından, torpili boğazında durasıca köşe yazarlarıyla dolu sayfalardan sonra tek faydalı kısım olan tv kısmına gelinir. orada "gecenin kanatları" isimli filmin 15 dakika sonra başlayacağı görülür ve izlemeye niyet edilir.

arada bir gelişme paragrafı beklemeyiniz.

sonuç, nasıl böyle kötü film çekilir, paranız mı yok kardeşim, iki tane kalburüstü senarist bulsanız sizi bu ilkokul didaktikliğinden ve romantizminden geçilmeyen diyaloglardan kurtarırdı. ben böyle kötü diyaloglu film görmedim ulen. misal, canlı bomba kız telefonda ablası ile konuşmaktadır:

-alo abla naber?
-  ne diye arıyorsun çok riskli bu yaptığın, konuşmamamız lazım artık.
-biliyorum ama konuşmak istedim.
-hepimizi riske atıyorsun. biz bi söz verdik gece. ailemizi bu sözü tutarak şereflendirmelisin.
-tamam.

çat.

bu ne şimdi.  böyle diyalog mu yazılır, hazneniz mi dar geldi nedir, örgüt yerinde geçen devrim tripli konuşmalara ise biraz daha müsamaha gösteriyorum çünkü solcu minvalinden çoğu insan ben didaktik konuşurum arkadaş, her hareketim isyan ve aforizma dolu, çektiğim her nefeste devrimin derdine düşerim ben triplerinde olduğu için ve yavuz bingöl ve erkan petekkaya ve sakallı  herif cuk diye tiplerine oturduklarından bir nebze kurtarıyorlar kendilerini.  ama resmen tipten yırtıyorlar yani. bir de boyuna anlamsız geçişlerle dolu film, acaba dedim türkmax mı kısıtlamaya gidiyor, nedir bu acele, birkaç sahne özellikle ortasından kesilmiş gibi gerçekten, hiçbir devamlılık yok. bir de yönetmen serdar akar olacak, ayıp yahu. gemideyi, bardayı, dar alan kısa paslaşmaları bilmesek, esamesini okumayacağız adamın. filmin senaryosunda ve yapımcılığında bir mahsun kırmızıgül payı var, yanlış hatırlamıyorsam. bu adamın sinema aşkını takdir ediyorum gerçekten her ne kadar beyaz melekle didaktik bir işkence serüvenine atlamış olsa da, buna ilaveten güneşi gördüm'de de en sevmediğim yazar olan bekir yıldız'dan aşırmalar olsa da, özellikle güneşi gördüm de çokça beğendiğim sahneleri mevcuttu. ama kendisi şu senaryo yazımını bırakmalı bence. hatta bence duyarlı senaryo yazarları diye bir oluşum ortaya çıkmalı ve bu gibi berbat diyaloglara neşter atmalı.

aman diyeyim, bu filmi ya sinemada izlemiş olsaydık diye hayıflanmayın, siz siz olun o totalde 1000 kişinin zor gittiği türk filmlerine gidin. en azından paranıza acımazsınız sonradan.

iyi seyirler.

2 Mayıs 2010

insan ne ile yaşayabilir?

zaman zaman bir düşünceyi kafamın içinde evirip çevirdiğim çok oluyor, çünkü bazen kendi hayatımın filozofu kesilmem, hiçbir şekilde yazıya dökmeyeceğim aforizmalarımı üretmem, kafamı yorganın içine sokup asgari düzeyde bir dış dünya bağlantısı ile kendimle kalmam gerekiyor. tüm bunların amacı ise kendimi bir level upgrade edip, zihnime bir çentik atıp fiziksel olduğu kadar zihinsel sonuma da bir adım yaklaşmak oluyor.

çünkü bence hayat iki yönlü bir sona doğru ilerliyor hep. maddi bir bitiş ve zihinsel ve manevi bir tükeniş.eş zamanlı ilerlemiyor tabiki bu süreç, biri diğerinden önce finişi görebilir ama asla bir birinci olmayacak tabiki. ailemdeki kadınların ömürleirne baktığımda en fazla 70-75 yaşımı görürüm gibi olur da hastalanmaz ya da bir kazaya kurban gitmezsem. o yüzden ömrümün yüzde 30-35ini geride bıraktım diyebilirim. çevremdeki insanların içlerine baktığımda ise loaded yazısını önümdeki bir 10 sene içinde görürmüşüm gibi geliyor.

bu güne dek sanıyordum ki her öğrendiğim, okuduğum, duyduğum, gördüğüm beni kafası boş insan sürüsünün bir parçası olmaktan kurtarır, eylemlerime daha da önemlisi varoluşuma bir sebep verir diye düşünüyordum. bir gün gözlerimi son kez kapadığımda "ben yaşadım"ın hakkını tam olarak vererek göçüp gideceğimi sanıyordum. oysa bu gün, bir yanılgı içinde olduğumu keşfediyorum şimdiye kadar kafamın içine giren her şey aslında bu zihinsel tüketimin bir parçası ve ben yükleme yaptıkça zihinsel loading çizgim daha da doluyor. her dolumdan sonra ise eylemlerim bir parça daha anlamını yitiriyor, ben giderek amaçsızlaşıyorum ve varoluşum da soluduğu havayı tüketmekten başka bir nedene bağlanamaz hale geliyor.

bulunduğum noktada ne kendime belli bir yol tayin edebiliyorum ne de kafamın içindeki açmazlardan kurtulabiliyorum. ne kendime ne de etrafımdakilere bir faydam dokunacağını hayal edemiyorum bile. çevremdekilere, sıkıntılarına, planlarına baktığımda ise hepimizi aynı son bekliyorken caps lock bir neden?den başkasını  tahayyül edemez haldeyim. hiçbir zaman hiçbir şey hiç kimse için yeterli gelmez, hep daha fazlası istenir ama fazlası gelmeyince olanı bir şekilde kendine yettirir ve devam edersin'i iyi bilmeme rağmen yürürlüğe koyamıyorum, elimdeki cevaplar karşısında.

dertli postumun son deminde ise, en sevdiğim kurmaca karakterin nerdeyse hayatımın anafikri haline gelmiş cehalet saadettir sözünü anımsatıyor, zihinlerinize uzun ömürler diliyorum.

sağlıcakla.

27 Nisan 2010

rastlaşma

*ben salon kanepesine gömülmüş, amaçsız kanal gezmelerim sonucunda bilardo maçına takılmışken, babam her akşam adeti olduğu üzere benim taktığım isimle asayiş berkemal mi balkon seansından dönmüş, tam da oturduğum kanepenin arkasındaki pencereyle aynı kat hizasına sahip komşumuzun öldüğünü söylüyordu.

* babam haricinde kimse  adını bilmiyordu. perdeleri her daim naklen yayın misali açık, ama yalnız yaşadığından trt3 ekranı gibi hareket belirtisi olan ama ruhsuz bir evde yaşıyordun.

*yazları balkonda çaydanlığını yanına alır, gazete değiştirdikçe çayını tazeler, içerden dışarıya ışık oyunları yapan televizyon eşliğinde sabaha kadar bulmaca çözerdin. gece 4te 5te balkonda birbirimize rast gelirdik ama ne bir el ederdik, ne de ses verirdik.

*inik perdelerimizi kaldırdım, evinin içinde ağlayan kadınlar, balkonda sigara içenler, birbirinin sırtını sıvazlayan amcalar, dedeler sessiz evinin içinde peyda oluverdi.

* çöpleri indirme sırasının bende olduğunu söylediler. merdivenden indim, dış kapıdan çıktım, seni de çıkardılar koyu kahverengi bir tabut içerisinde, omuzlardan omuza, elden ele, tabutun renginde bir battaniyeye sarılmış vaziyette.

* sen battaniyene son kez sarınmıştın, bense ambulansa yerleştirilmeni izledim. bu son rastlaşmamız oldu, ne sen el ettin ne ben selam verdim. sen evinden bir daha dönmemecesine çıktın, bense merdivenleri geri tırmandım.

*sen öldün, ben kaldım.

20 Nisan 2010

procrastination güzellemeleri

şu anda aslında akşama kadar bitirip yollarım dediğim ama henüz başlamadığım haberi jetgilimsi bir şekilde yazıp yollamam gerek ama rahat bünye procrastination ikilisi yakamı bırakmıyor. neyse nasılsa saatler 3:00 ı göstermeden mışıl mışıl uyurum bu işi de bitirip telaşa mahal yok diyeceğim ama işi yüzsüzlüğe vurdum artık. ama öncesinde siz iştahı kabarık hem de bağrı yanık okuyucularım, sizi bu günkü bir anne-kız ortak yapımı ile tanıştırayım:

 okuldan doğan boşluk yerini mutfakta hünerli eller olmaya bıraktı. tavuklu-mantarlı bu fırın yemeğini anneme sora sora yapmayı başardım ya da başardık diyelim. dün de havuçlu cevizli keki tek başıma yapmayı başarmıştım ancak o mutlu pişmiş kek anı, bir anda midemizde hasıl olduğundan fotoğraflayamamıştım.

 bence kendim için büyük, kafe açma hayallerimi katarsak gelecek için küçük adımlar atıyorum. en azından aşçı derdim olmayacak hehe.

18 Nisan 2010

klavyede hızlı parmak hareketleri

*sınavlar bitmiş, sunum vs yapılmış ve bahar tatiline girmişim ve erasmus sonuçları açıklanmış ve ve ingiltereye gidiyormuşum üstelik hibe de çıkmış ve beraber sherwood ormanlarında robin hoodlaşma geyiği çevirdiğim insanlara da çıkmış, hayat güzelleşiyor mu ne? england made me eheheh:)

* cuma günü birgit arkadaşımla istanbul film festivaline dahil olalım biz de kültürel yaşam formlarına dönüşelim dedik. dedik ne oldu, izlediğimiz film mao's last dancer olunca bir de üstüne üstlük amerikan yapımı olup, kapitalizmi bildik sarışın koca memeli kız, pepsi, disko dansları, önden ve arkadan anatominizin fotokopisinin çıktığı kotlarla kutsayınca, anıra anıra gülen insanlardan olduk. o değil de filmde marlon brando'nun japon bir köylüyü canlandırdığından bahsediliyordu. nasıl bir CASTING  ANLAYIŞIDIR LAN BU?

* geçenlerde bir sınavıma çalışmaya  gayret ederken showda yüzüklerin efendisi kralın dönüşünü veriyorlardı. 3 saat boyunca kendimle cebelleştim dublajlı izlenmeye değmez dedim bak seriyi toplamda 11 kez falan izledin zaten televizyonu kapa, kumandayı sakla bu akşam izleme sonra git okuldan extended HD versiyonları indir kendini terfi ettir dedim. benimsedim uydum ve yaptım. dün fellowship of the ringi izledim arkasından hadi two towers atayım dedim. anam o da ne filmin ikinci yarısını indirmişim sadece. kahrolduğum an bu andı ne yapacağımı bilemedim torrente daldım 8 gb lık filmin inme süresi ve kof çıkma ihtimali  ve vpnin okul paylaşım programındaki epic failliği üzerine dedim bari okuyayım kitabı, 20 sayfa okudum dedim kendine gel. middle earth modu benliğime işlemiş, ingiltereye gittiğim zaman uğramaya niyetlendiğim  irlandayı hobbitköy olarak hayal etmeye falan başlamış, neşelenmekteydim zira. hiçbir zaman ne frp ne de wow insanı oldum ama neden kendimi bu lotr fantazisine bu kadar kaptırdığımı da hiç anlamadım, çare bulamadım. kitapları da öyle en sevdiğim kitaplar arasında saymak aklıma bile gelmez yani.

*the teahouse of august moon muş marlon brando hazretlerinin japanese peasant olarak arzettikleri film.

*hadi eyvallah!

15 Nisan 2010

ve tanrılar çıldırdı

linkini aldığımdan beri aralıklarla şu vidyoyu izliyorum vallahi terapi diye buna derim. hatta yakaladığım kişilere de izletip amme hizmet alanımı geliştiriyorum. ahanda buyrun burdan yiyin siz de.




ola ki fon müziğine aşinasınız yorum kutucuğuna bir selam edin öyle gidin.

11 Nisan 2010

uç uç uç

sınav zamanları içimde azan blog yazma duygusu var evet. bütün kağıdı defteri bırakıp laptopun ekranına kaçasım geliyor. iyi olmaz mıydı ha, şöyle güzel bi landscape atardım desktopa, altın rengi kum ve tropikali hatırlatan bilimum doğa bileşeni barındıran. aslında tropikal bi adaya gitmezdim ben, daha soğuk, mazisi olan, insanları az buçuk anlayabiliceğim bir yere gitmek isterdim. neyleyim tropikal balıkları yani. neyse bu ekran içine kaçma olayının derinlerine inecek olursak, bir holivud filminde görmüş idim baya baya çocukken ve gerçekten ekranların içine girebileceğimizi, zeki müren'de bizi görecek mi saflığıyla hayal ediyordum. filme dönecek olursak, kahramanımız -ya ciaden ya da sapığından kaçan- çoktan düğmeli objektifli bir kameranın objektifine sevgilisinin kolyesini asıp objektifin içine dalıyordu. sonra film bir spacemen ekran savaşlarına dönüyordu muhtemelen hatırlayamadım şimdi. çok da gerekli bi film değildi engin tecrübelerinize katmanız gereken.

yeni paragraf başı gösteriyor ki yazasım kaçmış geldiği yollardan. ama madem filmlerden girdik yine ordan devam edelim, festivale bilet aldım benden beklenmeyecek bir azimle, ve eminim yine bok gibi bir filme almışımdır ayrıca kibarlık olsun diye davet ettiğim exchange birgit'in param yok diyerekten anında 14 lirayı bana sokması çok güzel hareketti cidden. şu misafirperverlik olayına fazla dadanmamam gerektiğini ilerde kendime hatırlatayım bi ara. 14 lirayı geçtim bi de muhtemelen bok gibi bir filme bilet de almış olabilirim yine. mazi içimde bir yaradır festival filmleri konusunda. gerçi son gittiğim no body is perfect de ece sayesinde inanılmaz eğlenmiştim çünkü kendisi filmi bir HORRORSHOW'a dönüştürmüştü ve sapıklığın doruğuna ulaşmış görüntülerde salondan yükselen çığlıklar ve tekmelenen koltuklar, çene kaslarımı baya yormuştu eheheh.
neyse son paragrafta siz lütuflu okuyucularıma üsküdar'da bir uçurtma atölyesi olduğunu haber edeyim. atölye gerçi çocuklar içinmiş ama uçurtma hepimiz için değil midir, sorarım. neyse malzeme falan alıp gitmenize gerek ordan gerekli malzemeyi 6 liraya temin edebiliyormuşsunuz.  UÇURTMA DÜNYASI nın websitesine gidip gerekli bilgileri alırsınız zaten. ben de gelecek haftaki tatili fırsat bilip gideceğim sonra size kiterunner maceralarımı anlatırım.

heycans

1 dakika sonra yeni bir gün başlıyor ben bu satırı yazarken. bu cümledeki anlatım bozukluğu nereden kaynaklanmaktadır şimdi? benim de öss atmosferine girdiğim anlaşılıyor cümle kılıklı ifadelerimden. ezgi de bu gün össye girecek takımdan. benim heyecan kat sayım da artıyor ilerleyen zamana bağlı olarak. kendi öss senemi hatırlıyordum da bu kadar heyecanlanmamıştım. hatta heyecanım 1 üzerinden 2 düzeylerinde seyretmekteydi. nedense bu gibi hayati önem arzden mevzularda, mevzunun kendisine yaklaştıkça bir sallamama, hatta kendini de salma baş gösterir bende, bas bas paraları leylaya bi daha mı gelcez dünyaya nakaratı eşliğinde. kendimi bi sal moduna almak çok kolay, ama iş başkasına gelince onu bu moda geçirmek hakikaten karın ağrısı gibi bir iş.

asıl mesele, yapabileceğini bildiğin bir şeyin, yapamayacağının korkusunun  yumurta kapının ağzına geldiği zaman içine çöreklenmesi. çok hain bir korku bu, hadi bir şeyden korkarsın, ödün patlar ama kendini güvene alacağın bir yöntemi bulursun, kurtulursun ama bu mevzuda işler değişiyor çünkü bir zaman değişkeni de meselenin içine dahil oluyor çok yönlü olaraktan. sınav saati yaklaştıkça korkun maksimum düzeylerde seyrediyor ve sınavda yerini yetiştiremeyeceğim korkusuna bırakıyor. bu korkunun tuzağına düşmemek mesele. ben düşsem bile salla gitsin, martılar, ilerde açacağım lokanta gibi hayallere dalarak uzaklaştırıyorum kendimi. motivasyonum düşse de koymuyor artık zaten başka şeylere odaklanmışım çoktan. onları da yapacağımdan değil ama güzel şeyler düşünmek varken neden kendimi kaygıyla yiyip bitireyimi, motto olarak benimsediğimden işte.

ama kardeşim için yapamıyorum, kendi yöntemimle fena halde çuvallıyorum. ya çok heyecanlanırsa, ya yapamazsa kaygısı fena halde  bana geçmiş durumda. çaktırmıyorumdur umarım ya çaktırırsam a.k.

sınav sonrasını düşüneyim, geçti biti gitti diyeceğim anı düşüneyim diyorum ama benim pazartesi iki tane üst üste sınavım var lan hiç bakmadığım daha. hayat bi bana güzel değil a.k.

5 Nisan 2010

geçti bir dost kervanı

dün babamın üniversite arkadaşları ile kahvaltı buluşması vardı. bu sefer ailelerini de getirmeyi kararlaştırdıklarından, aile kontenjanından biz de dahil olduk. bu güne kadar babamın bir tek arkadaşını bile görmemiştim ben. ne çocukluk ne okul. adlarını bile duymamıştım. sadece iş icabı ile tanıdığıcep telefonlarının pek de revaçta olmadığı zamanlarda akşamları sürekli arayan mehmet usta, elektrikçi, akif usta, şaban, boyacı yüksek mimar arif gibi zatların isimlerine aşinaydım. ama arkadaş da olmazdı onlardan bence.

tanımadığım 35-40 kişilik bir inşaat mühendisleri grubu içersinde bulduk kendimizi. ailesini de getirenler grubun yüzde yirmisi falandı. antakyadan bile sırf bu buluşma için kalkıp gelen vardı. bursa'dan. diyarbakır'dan. antakya'dan gelen semiha hanım, kızıyla teşrif etmişti. kızı ece'de itüde inşaat mühendisliği okuyormuş. ortamdaki tek sosyal bilimlerle uğraşan azınlık halim, yalova'dan gelen haydar bey'in kamu yönetimi mezunu çocukları ortadan kalktı.

28 yıl sonra birbirlerini ilk kez görenleri izlemek güzeldi, semiha hanım sürekli beni hatırladınız mı diye soruyordu ama kendisi de pek kimseyi çıkaramıyordu. muhabbetleri tabiki eninde sonunda inşaat sektörüne geliyor sonra onun üzerinden devam ediyordu. annem ezgi ve ben pek de hoşnut değildik derken imdadımıza hakan bey koştu. yanıma oturan bu adam, okulu 7 senede bitirrmiş alabildiğine geveze ve rahat biriydi. sürekli bana içeri her yeni gelen mezun hakkında dedikodular yapıyor, sonra onu bunu işaret edip onlar hakkında da döktürüyordu.  ayrıca isimler ve detaylar konusundaki inanılmaz hafızası da bana birilerini anımsattı (:

hakan bey'in en iyi hikayesi heralde, derslerle pek ilgisi olmadığı  üniversitenin ilk yılında rapido kalem cetvel falan almak için beşiktaş'ta kırtasiyeye gittiğinde kırtasiyeci adamla arasında geçen şu konuşmaydı:

kırtasiyeci: evladım bölüm ne?
hakan:  inşaat mühendisliği.
kırtasiyeci: hangi üniversite?
hakan: yıldız.
kırtasiyeci:  öyle mi, fizik dersinize kim geliyor bakalım?
hakan: bilmiyorum.
kırtasiyeci:  söyleyeyim. ben geliyorum evladım.

ha bir de, güreşçi haydar bey'in kalkan bir arkadaşıyla vedalaşırken kızını  gösterip aynı babası demesi üzerine, hakan bey'in  çocuk zenci de olsa yine aynı şeyi söylerdi savının, biz ayrılırken haydar bey'in -biri çin diğeri romanya'dan alınmış iki çocuk kadar birbirine benzeyen- ezgiyle bana bakarak anneme ya bunlar ikiz gibi demesiyle desteklenmesi de günün climax noktasıydı benim için.

mühendislerin gizemli dünyasına dahil olduğum bu hafta sonunda babam diye demiyorum ama evet inşaatçıların ayrı bir ruhu var. hoşçakalın.

18 Mart 2010

keep livin'

aslında another friday nite bites diye bir başlık atasım vardı ama henüz (h)erken. bir zamanlar sesli harfle başlayan kelimelerin önüne (H) getirerek şarkı söyleyen bir gülben ergen vardı, şimdi yılmaz erdoğanın yengesi oldu, bilir misiniz? peki ne için, neden erken onu bilir misiniz?

ben televizyon alışkanlıklarından utanmayan bir tc vatandaşı olduğumdan hemen dile geleyim ben "vampire diaries"in müptelası oldum arkadaş, ian somerhalder adlı insanüstü varlığı görmeden geceleri gözlerime uyku haram oluyor, çılgıncasına google'ı bu adamın ismini yazarak darlıyor, her an nerde ne yapmış öğrenmek istiyorum, aynı pozunu 47. kez görüyor ama bakmaktan kendimi alamıyorum. hayır ne zaman kendimi, içinde vampir olan bir materyalden uzak tutan bir yetişkin moduna geçeceğimi gaflet ve dalalet içinde merak ediyorum, böyle ergen ergen vampirik triplerde gez toz dolaş nereye kadar?

şimdi farkettim de bu "ergen ergen" dediğim triple, gülben ergen arasında bilinçaltımın kurduğu gizli bir bağ olabilir. aslında benim bu saatlerde bir ses kaydını deşifre etmem gerekir ama ben bilinçaltımı deşifre peşine düşüyorum HEYHAT. ama hakkım da var gibi değil mi, sen sayın okuyucu? gülben ergen'de anaç tavuk kisvesi altında dadı'daki hikirik kikirik halleriyle gerçek bir ergen potansiyeli taşımıyor mu? taşıyor diyelim ve yeni paragrafta görüşelim.

bu gün telefonuma -turkcell de dahil olmak üzere-  7 farklı kişiden mesaj gelince kendimi sosyal biri gibi hissettim blog. üstelik bayram değil seyran değildi ama evet çanakkale şehitlerini anma günüydü bu gün. neyseki mesajların konsepti günün anlam ve öneminden fersah fersah uzakta seyrettiği için hala sosyal bir insan gibi davranabilir  ve yapmam gereken işleri tembelliğimden değil de sosyalliğimden erteliyormuş gibi yapabilirdim.

lakin saatler 21:03'ü gösterirken blog yazarınız, hayatın mutlu sinema sahneleri klişelerinden ibaret olmadığını 6 yaşındayken keşfettiğini hatırlar ve bunu kafasına sokan "gülüşün ve unutuşun kitabı" -milen kundera'yı neden okumakta ısrar ettiğini anlamaz.

ps: muazzez ersoy demişki benim gibi birini bulsam ona tüm birikimimi aktarcam, ben altoyum, alto birini arıyorum, söz nostalji 36-37-38'i o söyleyecek demiş. (kişisel yorumumu kattığım yerin barizliği beni benden alıyor bazen)

cheers.

10 Mart 2010

friday nite bites

kendime yeni bir vampir-teen-slash dizisi bulduğu için an itibariyle lise günlerine dönüş yapmış bulunmaktayım.  the vampire diaries bu alandaki şimdilik kıytırık ve iffetli vampirlerle dolu twilighttan biraz hallice gibi olsa da izlemek için birebir benim için ha tavsiye etmiyorum o ayrı zaten twilight okumaktan da geri kalmamış idim.

ama söz konusu vampir edebiyatı ve türevleri olunca biraz engin zevklere de sahibim dolayısıyla bu konuda tek geçtiklerim

1. Anne Rice- vampir romanı dediğin bunun yazdıkları gibi olur. gerisi teferruat diyeyim de facebook grubu gibi göz kırpayım.

2. Dracula- by Ford Coppola ki bence bu filmin bu türde farklı bir yeri var Gary Oldman biraz ağlak bir Dracula olsa da izlerken  Dracula -beni al, onu alma, durma geçir dişlerini boynuma- gibi bir halet-i ruhiyeye giriyorsunuz ya da bende fazla Gary Oldman hayranlığı var bilemedim şimdi.

3. Vampire Knight- ilk başta saçma sapan bir anime gibi görünse de vampirlerin taşlığı ve hikayenin sonradan açılmasıyla sardırıyor evet.

4. Bela Lugosi'yi unutmadım elbet her ne kadar ilk olarak ed wood'la tanısam da kendini heralde bu kadar asil bir Dracula daha geçmeyecektir beyaz perdeden, en korktuğum dracula olsa da zaman zaman  kendisini centilmenlik bakımından vampirlerin rutkay aziz'i  olarak görsem de kendisini, apayrıdır candır evet.

6 Mart 2010

dünya bir tiyatro sahnesidir ama roller kötü dağıtılmıştır*

hafta sonlarını sevmeyen ama her fırsatta da bunu dile getirmekten yılmayan güruhtan olmak zaman zaman içimi burkuyor evet. hayatı loopa alınmış biri olarak her defasında yeni bir şeylerle karşınıza çıkamam değil mi? hayır hafta sonlarında haz etmiyorum da pazartesilere tam adapte olmuş beyaz yaka kısmından mıyım? ermeni soykırımına hayır diyenlerin gücündeki bir HAYIR'ı burada dillendiriyoruz. evet çaktırmadan gündeme de sızma peşindeyim, neden olmasın. naçiz görüşlerimi, gözünüzün ucu, parmağınızın tıkıyla okuyorsunuz ya, iki kelamı etmeyi düşesice çeneme oturtayım hemen. ille de teknoloji, ille de döküman diye beynimize zerk edilmiş ve ilmini sündürdüğümüz "batı" nın aslında herhangi ciddi ve tarihe not düşülecek bir konsültasyon olmadan, genocide, genocide diye tutturmaları bana tutarsızlığın usain bolt'u gibi geliyor. ermeni soykırımı olmuş olmamış çok da umrumda değil afedersiniz sade bir vatandaş olarak, ne ateşli bir milliyetçi ne de vicdani retçiyim. sadece bu konuda esaslı bir çalışma olmadan, kanıt olmadan her iki tarafa da inanmama eğilimindeyim, olan biteni de uluslararası ince hesaplar olarak nitelendirmekteyim. uzman görüşüm budur. ama olan bitene de "komedi, rezalet" diyerekten götüyle yaklaşan halkıma "lobicilik" denen faaliyetin, otel lobilerinde viski içip gelen gideni kesen birtakım ceketli adamlara has bir iş olmadığını beyan eder, mesut günler dilerim.



*: Oscar Wilde

.
.
.

1 Mart 2010

yes dear

blog ziyaretçileri arasında SOUTH AFRICA' dan da birini gördüm ya ÇOK ŞÜKÜR!!!
world is a small place, as we all experience.

22 Şubat 2010

sözün bittiği yer


hala okula gitmeye üşeniyorum. okul bit artık. dinlediğim müzik, bitiremediğim kitaplar ve izledikten sonra acayip sevdiğim ya da pişman olduğum filmlerden ve asosyal kişiliklerden örülü hayatım devam etmekte. ama ben yoruldum artık. ha bi de kültürlü başkent gönüllüsü oldum. proje yapacağım, resmim gazetede çıkınca görüşmek dileğiyle. hoşçakalın.

5 Şubat 2010

albüm

              
                        Şener Şen 19--                                         The Milkmaid 1660 by Vermeer

2 Şubat 2010

seçmece karpuzlara gel.

bu gün psycho izledim, 55 sayfa okudum. günün anlamlı hareketleri özetle bunlardı. ben hitchcock filmlerini seviyorum ama izlerken çoğunlukla keşke çekildiği yıllarda sinemada izleyebilseydimi de sık sık yineliyorum. 20. yüzyılın 30larında ya da 60larında yaşamayı arzulamak gibi anlamsız bir saplantım var. 90ları 30un katı olmasına rağmen kabul etmiyor bünyem. daha da eskilerde yaşamayı istediğim de oluyor mesela 1600 ya da persler zamanında. m.ö. için şarkı arzulayan ben m.s için batıyı tercih ediyor garip. doğu- batı sentezi karman corman bir jenerasyonun default bireyi olmamın etkisi vardır bunda kim bilir. geçen yıl hasan bülent ilk dersinde, kendinizi doğulu mu yoksa batılı mı olarak tanımlıyorsunuz diye sormuştu. sosyal ortam çekingenliğini bünyesinden bir türlü atamayan ben; içsesim: "c) ikisi de" diye haykırırken, dilim ağzımın içinde kıpırtısız kalmayı seçmişti. lütfedip cevap verseydim, muhtemelen hasan bülent bey, bu gün koridorda karşılaştığımızda selam verirken adımı da söyleyecekti. birkaç kez böyle sessiz ama parıltılı anlar yaşadığımı belirtiyor(ego okşamaları) dilimin tez zamanda çözülmesini temenni ediyorum.

psycho'ya dönecek olursak sanırım aklımda en çok kalan kısım, norman bates'in insanların hobilerini vakit geçirmek için yaptıklarını, oysa kendisinin hayvan doldurmayı, vakit doldurmak için yaptığını söylemesiydi. norman bates'in zamanının bomboş geçtiğini ve bomboş bir motel işlettiğini de belirtelim de, alıntık beklenen etkisini göstersin. vakit geçirmek bence de, meşgul insanların bulundukları bir eylem. gündelik işlerinde belli bir rutini yakalayanların, diyelim pazartesi-cuma 9-5 çalışanların, hafta sonları ya da akşamları tango dersi almak, yemek kursuna gitmek, kitap okumak gibi adını hobi koydukları birtakım alışkanlıklarla doldurmaları, aslında deşarj olmak, hayatın diğer tatları peşinde koşmaktansa, o hafta sonu ya da akşam denen boşluğu bir şekilde en acısız şekilde geçirmek ve bir an önce görev yerlerine dönebilmek. insanların küçük işlerle, nispeten daha az zaman ayırdıkları işlerle hayatlarının anlam kazandığına inanmıyorum açıkçası. emeğinizi, zamanınızı nereye veriyorsanız, ne sizi yaşatıyorsa hayatınızı asıl anlamlandıran da o olmalıdır diye düşünüyorum. hayatınızı şekillendiren ana bir faktör mevcutsa, onun varlığından bağımsız olarak kendi varlığınızı anlamlandırabilir misiniz hakkaten?

bunu bana işini söyle, sana karakter analizini sunayım gibi almayın. sadece, insanların giderek mekanikleştikleri, yürüyen dertli saatler halini aldıkları bir dünyada hobi gibi hareketlerin de zorunluymuşcusuna güdülmesine karşıyım. herkesten mutlaka bir hobisi olmasını bekleriz anlayışından ve hobilerin üstümüze yapıştırdığı etiketlerden. yanlış anlaşılmasın, insanların extra uğraşlar edinmelerine karşı değilim sadece bunun getirdiği mantaliteyi anlamakta güçlük çekiyorum. yönetici olarak iş başvurusunda bulunan birinin, hobileriniz kısmına paraşütle atlamak yazması; onun riskli kararlar alabilen biri olduğunu, ya da pul koleksiyonum var yazması; onun acayip titiz iş yapan biri olduğunu gösteriyor mu cidden? bir de bu mantalitenin hegamonyasında, türlü kurslara, aktivitelere sırf göze çarpmak için, hey ben de bunu yapabiliyorum diye bas bas bağırmaya gidenleri anlamıyorum. basit alışkanlıklarımızın, taktiksel bir düzenle bize yeniden yedirilmeye çalışılmasını sindiremiyorum evet.

belki ben hiçbir hobisi olmayan biri olduğumdan, olayın özüne inemiyorumdur ya da beynim iki oda-bir salon kıvamındadır falan.

27 Ocak 2010

sükut-u hayat

her şey o kadar düzenli ki gözlerim yaşarıyor. bir gün içersinde yaptığım işler. o kadar kanıksanmış ve doğal rutinine kavuşmuş ki bünyemde almost perfect yani. iyi hissediyorum, mutlu değil sevinçli değil ama iyi hissediyorum. hiçbir şey değişmedi, yeni olan hiçbir şey eklenmedi. olabildiğine sakin her şey. sükunetin huzuru var bende. bir kaç gün sonra bozulacak büyü ama o zamana kadar gerçekten, iyiyim ben. nazarım değmesin, amin.

25 Ocak 2010

neye niyet neye kısmet

yapacak bir sürü işi olanlara inat, hiçbir şey yapmamayı yeğleyen halimle baş başayım.(ikileme yazarken hep tereddüt ederim bitişik mi ayrık mı diye, lanet olsun). aslında duruma önlem olsun diye geçen hafta okul sınırları içersinde bulunduğum son günde, dişe dokunur bi film yüklemesini gerçekleştirmiş idim. hatta öncesinde, birkaç kitap da almış, her tatil komodinin üzerine koyduğum ama elimin bir türlü gitmediği kitaplarla bu tatil de kendimi kandırmayayım istemiştim. o kadar ki davinci şifresinin ingilizce versiyonunun, kütüphaneden aldığım ilk roman olması da bünyelerinizde şaşkınlık yaratmamıştır umarım. neyse en büyük pişmanlığım ise filmo dosyamdaki filmlere ve dizilere bakıp, ezeli indirmeyi nasıl unutursun gerizekalı, salak şeklinde beynimi aşağıladığım zaman yaşadım. ben ezele tam ortasında başlamış idim. ama ilk bölümlerini de indirip, izleyecek kendimi bu olaya ortasından dahil olma ezikliğinden kurtaracak idim. nasıl unutabilirim hakkaten ya, aklıma şaşayım. (yazar kişi aslında şu satırlarda, güzel türkçemizin naçiz küfürlerini, vurgu ve tonlamalarının hakkını vererek yüksek sesle icra etmektedir)


fasulyeden muhabbetleri bir kenara bırakırsak, dün geceki medya mıdır, disko mudur neyse işte alemin kralı okan bayülgen'e takıldım biraz.  derya baykal, mehmet ali alabora, hakkı devrim ve harun kolçaktan oluşan fantastik dörtlü kıvamında konuklar mevcuttu. iki kişi daha vardı ama tamamen sehpa üzerinde hiçbir zaman sigara külü konmayacak, kristal kül tablası kılığında olduklarından kim olduklarını çıkaramadım. neyse tam o sırada ceren diye bir kız aradı, tekel işçileri , eylem falan dedi. sanatçılar model olsun, mehmet aliyi destekliyoruz bu konuda falan övgülerini dizdi. sonra okan bayülgen fena halde güzel bir şey söyledi: " iyi güzel de, aradığın yer yanlış, sanatçılar desteklesin miş, gidip sokakta eylem yapalım evet, bunu siyasi bir icraata dökmedikten sonra sırf duyarlı gençlik modası altında gidip sokakta cirit atmanın kime, neye faydası var? e aradın, insanları hiç değilse bu konudan haberdar ettin sanıyorsun dimi, ama zaten "uzunca bir süredir" devam eden bu eylemden, buradaki insanlar şimdi haberdar olabiliyorsa ne bekliyorsun ki, iki dakika sonra herkes unutucak, hehe haha diye programa devam etcez çünkü. bi halt olmayacak yani, bi halt olmasını istiyorsan "bir halt yapmalısın"" işte özetle bunları söyledi. hakkı devrim'de buna benzer cümleleri düzgün bir türkçeyle icra etti. mehmet ali alabora(böyle uzun isimlere karşıyım off)12 eylül rejimi, toplumsal mühnedislik projesi, apolitik gençliken girdi. okan bayülgen de " dünyanın hangi zamanında ve neresinde böylesine bir toplumsal mühendislik projesi görülmüştür, böylesine 30 yıl süren, insanları adım atmaktan korkar hale getiren, evet her şeyin suçunu geçmişe 12 eylüle yükleyelim ama kendimize 30 yıldır bunu nasıl yediğimizi sormayalım öyle mi" dedi.

şimdi bu kadar alıntıdan sonra üç noktaya değineyim:
1. okan bayülgen hastası fanı değilim, denk gelirsem bazen izlerim o kadar ama şurda söylediklerinden sonra gözümdeki değerini katladı.

2. ben de eylem yapalım, tavrımızı koyalım mantığına katılmıyorum arkadaş. tavrını koyacağın yer sokak değil, sokakta üç beş slogan, pankartla, havada sallanan yumrukla, kimsenin hayrına olacak bir iş olmadı bu memlekette, hala olmasını umanlar varsa, sweet dreams dilerim en pembesinden.

3. sendikacıları mı destekliyorsun, sola yatkınım sağdan hazzetmem mi diyorsun, ne yaparsan yap, hükümettekilerin zerre s.kinde değil misin ve hala sokaktasın öyle mi. kimi kandırıyoruz acaba? ben eylem meylem sıkıntısına gelemeyenlerin büyük çoğunluğunun apolitiklik meselesinden ziyadesiyle, bu gibi çabaların sonuçsuz kalacağına duydukları şüphesiz inancın da var olduğuna inanıyorum. böyle kitleleri çekemezsiniz bu işlere. kimsede bilinç falan uyandıramazsanız. sonuç veren bir adım atmadıkça. o adımları atmak hiç kolay değil evet, destek görmek de belki. ama o adımları atmak işkembe-i kübradan sallamak da değil, sözde insan olmak da değil.

iyi günler dilerim efem.

18 Ocak 2010

gerçekten bitse de gitsem havasındayım. böyle rozetler vardı. ızdırap dolu gençliğimizin çanta üzerine yansımaları falan. ben yakasına sovyetlerden kalma rozet takan, anlamsız bir imaja sahip genç idim o zamanlar. okuyamadığım bir dili geç alfabesini bile bilmediğim bir haltı ne diye göğsüme takıyordum, çözebilmiş değilim. hala genç wertherin ızdıraplarını okumadağım geldi aklıma bak. serbest çağrışıma geliniz. 5 liraya almıştım.  okuduğum son 20 sayfadan bi halt anlamadım, ama bi halt bile anlamadım. ne okudum ben bile diyemedim, napıyordum ki ben yanılsamalarında buldum kendimi.

çarşamba akşamına geçebilir miyiz artık, lütfen. şey finaller bitiyor da.

15 Ocak 2010

al gülüm, ver gülüm

marx ve locke ile birlikte sabaha doğru emin kararlarla ilerlemekteyiz. ben mi onları yoksa onlar mı beni tenhada kıstırdı; henüz karar aşamasındayız. threesome'mız 4 sayfalık güzide meyvesini verir mi acep, sıkıntı ve halkalaşan göz altları ve midemi kavuran kahve ile birlikte sabra selam duruşundayız. belki bana garnier gözaltı roll-on alırsınız. gözaltım konusunda şimdiye kadar hiç fikir beyan etmemiş ben, böyle reklamlara da kanıyorum işte. tüketici değil miyim ayol.

arka fonda, barış manço'dan kezban eşliğinde ise, adım kezban olsa, nasıl bir insan olurdum, hususunda aklım. marx, locke ve kezban. saat 00:10. gözüme hoş gelen şeylerin sayısı fazla değil.

bu gün kuzenim gökhan geldi. küçükken hiç geçinemediğim, aynı olduğumuz ortamları bana kabusa çeviren şahsiyet. kızdıran, dalga geçen, yok yere azar işitmenize neden olan, ben tom'sam o da jerry misali dayımın oğlu. 10 yıl öncesinde halimiz buyken, bu gün kızının resimlerine bakıp gülüyoruz, o işiyle ilginç detayları anlatırken, şakalarla takılırken kuzen muhabbetine girebiliyoruz. ilginç değil. garip değil. hiç anlaşamadığınız biriyle oturup, aslında pekala anlaşabilmek, kan bağının bir cilvesi mi yoksa, cüneyt arkın filmlerinin gönlümüzde ayrı bir yeri olmasının, şener şen'in ise hayatta en çok tanışmak istediğimiz insanlardan biri olmasından mı, çok da umrumda değil esasen. sonuçtan memnunum sadece(:

yazdığım en saçma yazılardan birini okurken, umarım şener şen'in en sevdiğiniz filmi düşmüştür aklınıza. hadi iyi geceler..

11 Ocak 2010

dermansız dert olmaz

yapmam gereken bir sürü iş ksa bir zaman dilimine sıkışmayı bekler halde vicdanıma azap veriyorlar. hafta sonu ödevini yapmayan ama bu gerçeği pazar akşamına kadar bünyesinde suçluluk şeklinde barındıran öğrenci olmaktan çıkmalıyım artık. biraz daha karakter kazanmanın zamanı geldi de geçiyor.

harıl  harıl çalışmak icap eden zamanlarda kendime solitaire'de 5000 ytl kazanmak gibi ulvi amaçlar edinmemden, başka bir motive edici şeylerle uğraşayım dedim.  hay uğraşmaz olaydım. bölüm itibariyle sık sık master da yapcan mı, yurt dışında mı, mastersız bir halt olmaz ki senden, masterden sonra doktora da yapmak istersin şimdi ama babayı yaparsın, gibi muhtelif cümlelerin sık sık muhatabı oluyorum. dedim, kendime bak bunca zamandır bu soruları hee, mee evet amerika diye götünden sallıyorsun, bak bakalım işin özü neymiş, graduate school kaç para edermiş, ne gerekliymiş, diyerekten kendimi bir anda insafsız, aman vermeyen amerikan yüksek eğitiminin gerçekleri içersinde tırıs tırıs sayfaları backspace buldum.

hayır, fiyatlı olmasını bekliyordum, yüksek requirementlardan da az buçuk haberim vardı. ama ben de harvard law school hayali gütmüyordum be blog.  ama şöyle ilk bakışta iki senede iki oda bir salon, kaloriferli, giriş katı olmayan, fazla yaşlı olmayan daire parasına tekabül etmesini de ummuyordum. expected cost for international student is around $ 52,000 for one year da ne demek yahu. bi de bazıların işte $ 54,672 gibi rakamları var ki üniversite olmanın getirdiği şevk ve ineklikle yılda içtiğiniz kutu coca cola fiyatlarını da hesap edip, dahil ettik der havası yaratıyorlar bünyemde. tabiki her şeyden önce cebini  düşünen ve yeşilçamın biz gençleri para babası yiyen parazit organizmalar olarak göstermesine karşın, ya babam annem hasta olur da hastane parası gerekirse ya deprem olursa evimiz yıkılırsa ya ezgi burssuz özele gitmek isterem diye tutturursa gibi olası senaryoları, 10 beygir gücüyle kafasında kuran genç olarak şiddetle amerikada master fikrinden uzaklaştım.

ama insafsızlar,  sitelerine o kadar güzel karlar içersinde, kuru dallı ağaçlar arasında, kırmızı duvarlı üniversitelerinin resimlerini koymuşlar ki böyle kışa kardan adam olayım, bekle beni boston state university diye de bir ara şahlanır gibi oldum. ama nafile gazların insanı değildim tabiki.

sonra dedim ulan ben ne için yaşayacağım daha doğrusu ne ile yaşayacağım. yurt dışına bir kapak atamazsam, akademik kariyer nasıl olacak, (hocalık yapabilmem için mesela bizim okulda, yurt dışı tecrübesi zorunlu). hadi çok da master diye tutturmamış idim ama ne idüğü belirsiz mezunlar üreten bir bölümden modifiye edilmiş halde çıkmışolarak, iş hayatının şefkatsiz kolları beni kucaklar mıydı ya da hangi kol beni nasıl sarardı? onu da bilemedim.

şimdiye kadar büyük paralar kazanma hayalini, lotoda 6yı tutturmak ya da kenan ışıkla kim 500 bin ister? de ki 15. soruya doğru cevap vermiş olmanın şanıyla, bu kadar parayla ne yapacaksınız sayın pürü diye yüzüme yöneltilmiş kameralar ve tokmak görünümlü mikrofon hayali ile kurduğumdan gerçekten ne halt edeceğini bilemez, gelecek kaygısı boğazına düğüm, karnına ağrı olmuş gençliğin neferleri arasında buldum kendimi.

lotoyu geçelim de kim 500 bin ister de yok artık. kenan ışık bırak bu dünya bir oyun sahnesi ayaklarını da, spotları suratıma çevirirken 23. defa bana emin misiniz, son kararınız mı diyerek, o heyecanı yaşat bana.

5 Ocak 2010

no more mr. nice guy

eve gelmeden yolda planlarım vardı. küçüklerdi ama iş görecek planlardı. yemek yicem drrrp sonra gazete okucam drrrp sonra şunu izlicem drrrp sonra da biraz ders başına oturup drrı drrı drrrp zıbarcam. planlarım elbette şu bi şey izleme aşamasına kadar mükemmel işlediler. hatta arada 4 sayfa bile okudum makaleden planda önde gibiydim esasen. sonra ne mi oldu, allaam çok yorgunmuşum meğer ben diye vücudumun çeşitleri yerleri dile geldiler. zaten hep yorgun değil miyim, beni ne mahvetti ben de bilmiyorum. alnımda epic fail yazıyor bence.

shuttleda begüm yılbaşında doktor eniştesinin acile çağrıldığını, dansederken düşüp kulağını yırtan -hem de ne yırtan ufacık minicik bir parça tutuyormuş kulağını- kadının kulağını dikip geldiğini anlattı. bendeniz o kadar güldüm ki bu hadiseye ahahah kadın dansediyomuş, kulağı kopmuş ahahahah kadın göbek atıyormuş, kulağı düşmüş ahahah şeklinde uzayan alt yazılarla birlikte. şimdi de kulaklarım için endişleniyorum gülme komşuna gelir başına lanetinden dolayı. hadi bakalım.

2 Ocak 2010

bi daha olmasın

ben falım sakız çiğnemiyorum. damla sakız aromasını da sevmiyorum. zira en son ne zaman bu sakızdan çiğnedim de rüyalarıma garip bir şekilde musallat oldu, haberim de yok ama rüyalarıma musallat bu damla sakızı aromalı sakız. herhangi bir konu ve konsepte sahip olan bir rüyamda bir sahnede sakız çiğniyorum diyelim, işte ben ağzımda sakız var ben çiğniyorum cak cuk sekansından sonra, o sakız ağzımda büyüyor büyüyor ben artık onu çiğneyemeyecek hale geliyor, midem bulanıyor artık, kusmak istiyorum olmuyor, sakızı tükürmek istiyorum yine olmuyor elimle çıkarayım diyorum, uzuyor, çoğalıyor, yapışıyor, iğrenç bir tat bırakıyor ağzımda. sonra ben öksürmeye, öğürmeye  başlıyorum gözlerimden yaşlar fışkırıyor ama sakız ağzımdan bir türlü çıkmıyor. neyseki işler daha iğrençleşmeden bir noktada uyanmayı başarabiliyorum ve falım sakızı hayatıma sokan ve kabusum haline getirenlerin yedi ceddine sövüyorum.